Antakya’da biraz toprağım var. Hisseli. Para olarak doğru dürüst bir getirisi yok. Ne yapılabilir diye biraz düşündüm, sordum, araştırdım, bir balık çiftliği kurmaya karar verdim. Bölgede güvendiğim köylüler (ora yerlileri demek daha doğru olur) vardı. Onlarla birlikte işe giriştim. Toprak sınırları içinden çıkan fakat bize ait olmayan, herkesin kullandığı bir su kaynağı var. Bizim kullanmamızda da büyük bir engel görünmüyor. İşe başlamadan önce Hatay ili sınırları içinde var olan birkaç balık çiftliği bulup onlara gittim. Durumu görüp bilgi edindim. Tarım İl müdürlüğüne gittim. Oradan pek bir şey öğrenemedim ama Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nde bir Su Ürünleri Fakültesi olduğunu öğrendim. Daha sonra gerekli olan bütün bilgiyi oradan aldım. Şimdilik işler ağır aksak yolunda gidiyor.

Ben bu işleri yaparken ister istemez insanlarla ve devlet daireleri ile ilişki içine girmek zorunda kaldım. Aynı zamanda çiftçilik işlerine, köy yaşantısına da biraz bulaşmış oldum. Bunları anlatmak istiyorum.

Çiftçilerin ürettiği bütün malı ya devlet, ya da devletin belirlediği fiyattan özel sektör alıyor. Çiftçi malını serbest olarak satamıyor. Eskiden devletle çalışmak, devlete mal satmak çiftçi için bir güvence idiyken şimdi tam tersine yaşamı zorlaştıran üretenleri fakirleştiren bir mekanizmaya dönüşmüş durumda.Çiftçi kendine verilen tütün kotasını aşamıyor. Pamuk ve buğday alıcıları belli. Son olarak çiftçi buğdayın kilosuna 600bin lira beklerken devlet 300bin lira vermiş. Gelir gideri kılı kılına karşılıyor. Söylendiğine göre geçen yıl da aynı fiyat verilmiş. Bu fiyat şu anlama geliyor: Çiftçiler ekmeklerini bir fırından satın almak zorunda kalsalar, bir kilo buğday verip karşılığında bir ekmek alabilirler. Adaletsizliğin, dengesizliğin ne kadar büyük olduğunu bu örnek gözler önüne seriyor. Halbuki geçen yıl 2 milyon olan 19 litrelik bir damacana su, bu yıl 3 milyon 350bin lira. Çiftçilerin ürettiği bütün ürünlerde aynı olay gözleniyor. Damacana suyu bir marka satıyor. Rakipleri var, ancak kapitalizm kuralları içinde malına zam koyabiliyor. Çiftçi malını toptan ve ham olarak sattığı için alıcısı belli. Fiyatı suda olduğu gibi satan değil alan koyuyor.

Yolunda gitmeyen şeyler yalnız bir tane değil. Yapılan araştırmalara göre Avrupalı bir çiftçinin topraktan elde ettiği verim Türkiye’de topraktan elde edilen verimin yaklaşık 10 katı imiş. Yani bizim çitçimiz ya yeteri kadar çalışmıyor, ya da verim alacağım diye yırtındığı halde ilkel yöntemler kullanmakta ısrar ettiği için verim alamıyor, ya da parasızlıktan verim alabilmek için gerekli harcamayı yapamıyor, ya da bizim ziraatçılarımız bu işleri doğru dürüst bilmiyorlar. Belki de hepsinden biraz biraz vardır. Ancak sonuç ve istatistikler bu gerçeği gösteriyor. Benim gittiğim yerde çiftçiler genel olarak her şeyden haberdarlar. Olanaksızlıklar içinde kendi kafalarından –oldukça yaratıcı olduğunu söyleyebilirim- bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Balık çiftliğinden başka bir amacım da son teknolojiyi öğrenip orada uygulamanın yollarını araştırmak.

Çitçilerin yaşantısı eskiye göre çok değişmiş. Çanak antenler, bir sürü TV kanalı, elektrik, telefon,-artık çobanların bile cep telefonu var- şehir suyu var. Yakında kanalizasyon da gelecekmiş. Bölge yakındaki Narlıca Belediyesine bağlandığı için çöp vergisi ödemeye başlamışlar. Ama hala çöp kutusu ve böyle bir hizmet yok. Bu yüzden doğada yok olmayan fakat yarı şehirleşme yüzünden kullanılmaya başlayan pet şişeler sağa sola atılıyor.

Köyün bir İlköğretim okulu ve 4 öğretmeni var. Başka konularda olduğu gibi hâlâ kız-erkek ayırımı sürüyor. Kızlar ve erkekler zeytinyağı ve su gibi ayrı ortamlarda yaşıyorlar. Kadınlar başlarını örtüyor. Buna karşın bazı çiftçiler bunu bir dereceye kadar yenebilmişler, kendi kendilerini aşmışlar. Bir konuk geldiğinde evin hanımı konuğu karşılayabiliyor, el sıkışabiliyor. Bunlar bizim toplumumuz için büyük şeyler. Aslında olması gereken, normali budur. Bazı çiftçiler kızlarını da okutuyor, okutmak istiyor. Çocuklara dayak atmak da sürüyor olsa da yine bazı kişiler bunu da geride bırakmış. Genel olarak dayak atmak çiftçiler arasında bile hoş karşılanmıyor. Çocuklar her şeye çok meraklılar durmak bilmez insan merakı burada da var. Ayakları frene, debriyaja, gaz pedalına yetişebilen çocuklar traktör kullanmayı öğreniyor. Eğitim düzeyi düşük olmasına karşın eskisine göre gelişme var. Yeni yapılanma içindeki bir ailede okumak istemeyen bir çocuk dayak yerine tarlada çalışmakla tehdit ediliyor. Tehdit yerine bir tercih sorunu olarak önüne konduğunu söylemek daha doğru olur. Ya okul, ya tarla. Yan gelip yatmak yok. Sonuç olarak, zeka bakımından diğer bölgelerin çocuklarından hiçbir eksikleri bulunmayan çocukların, gençlerin bulunduğu bu bölgeden üniversite sınavlarına giren kız, erkek öğrenciler çıkmaya başlamış.

Balık çiftliğini kurmak istediğim yer Amik ovasının hemen kenarında tepelik alanların başladığı yerde, Antakya’ya 15 km. uzaklıkta. Şimdilik 15mx35m boyutlarında bir gölet oluşturduk. İçinde yengeçler, kurbağalar, kaplumbağalar ve az sayıda balık var. Doğal durumuyla duruyor. Amik ovası genellikle dağlık ve verimsiz olan Türkiye’nin en verimli topraklarından biri. Burada eskiden bir göl vardı. Derinliği azdı ama ovanın içinden geçen Asi Nehrinin su durumunu dengelerdi. Bu göl kurutuldu ve ekilmek üzere dağıtıldı. Daha sonra yapılan baraj suyu dengelemeye çalışıyor. Kanaletler açıldı. Barajdan su geliyor ama eskisi gibi bedava değil. İki yılda bir de ovayı sel basıyor. Ürün telef oluyor. Bir de ovanın en verimli, en rüzgarlı yerine havaalanı yapılıyor. Söylendiğine göre orada humuslu toprak zenginliğinden yanarmış. Hiç bakım yapmaya gerek duyulmadan yüksek verim alınırmış. Üstelik rüzgarın çok olması nedeniyle uçakların iniş kalkışları sorun yaratacakmış. Dalaman ovası da Antalya’nın en verimli ovalarından biriydi.

Antakya’da ve ovada sürekli ve çok rüzgar esiyor. Öyle ki bazı yerlerde ayakta zor duruluyor. Bu rüzgar gücünden yararlanmak gerekiyor. Buralarda elektrik üreten rüzgar değirmenleri kurmak bence olasıdır. Para ve yatırım gerekiyor.

Yakında yerel seçimler var. Bütün Türkiye’de olduğu gibi burada da köylüler, çiftçiler belediye ve devlet dairesi yönetimlerini ne yazık ki kendilerine bir çıkar sağlama, ayrıcalık tanıma mercii olarak görüyorlar. Yine ne yazık ki yönetimler de atılan her adımda, yapılan her işte kendilerine kişisel kazanç sağlama peşindeler. En küçük bir iş için bile para isteyebiliyorlar veya para ile işleri kolaylaştırabiliyorlar. Olmaması da zorlaştırılması anlamına geliyor. Anlayacağınız rüşvet belası burada da var. Genel olarak bu durumdan herkes şikayetçi olmakla birlikte, önlerine çıkan bir fırsatı değerlendirmeye çalışmaktan geri kalmıyorlar. Bunun çözümü kuralları, yasaları işletmek, hiçbir şekilde başka birine minnet borcu altında kalmamaktan geçiyor.

Son olarak söylenecek bir şey daha var. Antakya’da Amik ovasında, dağda, taşta her yerden tarih fışkırıyor. Bu durum her zaman iyi sonuçlara yol açmıyor. İnsanın hareket alanını kısıtlıyor. Yanlış bir iş yapmış olmamak için Antakya Müzesinden bizim balık çiftliği yapacağım bölgenin haritalarını aldım. Orada kazı ve inşaat yapılmaması gereken alan birinci derece arkeolojik bölge olarak işaretlenmiş durumda. Bizim göletimiz bunun hemen yanında bulunuyor. Bu bölgede küçük bir yer resmi olarak kazılmış ve mozaikler bulunmuş. Öylece kalmış. Halbuki çok geniş bir alan. Yerlerini benim de bildiğim bir kaya mezarı, bir höyük var. Şu anda höyüklerin üzerindeki ince tabaka toprağa tütün, buğday, pamuk ekilmekte. Mezar hırsızları boş durmuyor. Köylüler altın ve mücevher bulma hayali peşinden koşuyorlar. Zaman zaman başarılı oldukları da söyleniyor. Müze yöneticileri bir hırsızlık olayı veya ihbarı olduğunda buralarla yalnız jandarmayı gönderme temelinde ilgileniyor. Halbuki buralar kazılıp turizme açılacak olsa yeni bir antik kent görüntüsü elde edilebilir.

Düşünceme göre yaşam biçimi ne kadar gelişirse gelişsin karnımızı doyurmadan yaşayamayız. O yüzden tarlalarda, sularda üretilen yiyecek maddelerine bağımlıyız. Yalnız burada oluşacak bir çöküntü bütün yaşamımızı derinden etkileyecektir. Hatta bu nedenle yaşama şansımız tehlikeye bile girebilir. Borsada para ile para kazanmak, mal alıp satmak kişileri zengin edebilir ama yaşam döngüsünü sağlamaz. Asıl olan üretmektir. Üretmek olmazsa yaşam son bulur. Belki de Türkiye’nin böyle zor şartlar içine girmesinin nedeni budur.

Aç tavuk rüyasında kendini buğday ambarında görürmüş. Burnuma taze kızarmış balık kokuları tütüyor.

Bir balık çiftliği kurmak istiyorum.
Mehmet Sinan Gür