PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Garipçe köy( balıkçı köyü)



LüFerCi
10.11.08, 00:03
BOĞAZ KÖYLERİ
Garipçe: Bir Köy
Boğaziçinin, kentleşmiş, zengin köylerinin yanı sıra, bir Karadeniz köyü kadar gerçek bir balıkçı köyü var İstanbul'un hemen yanıbaşında. Hep ötede beride kalmış, garip bırakılmış bir köy; Garipçe...

http://www.grupmesa.gen.tr/images/mesa_yasam/15_garipce_01.jpgMaslak boyunca gökleşenler arasından aldığınız yol, Kilyos sapağından ormana kaçıyor, İstanbul'un kuzey ormanları şimdilik lekeler halinde büyüyen toplu ve lüks konut inşaatlarıyla, gökdelen muhitine ve çalışanlarına bağlanıyor, sessiz ve derinden. Yasallığı uzun süre tartışılan haşmetli Koç Üniversitesi kampus alanından geçerken, koç gibi bir 'bodyguard'dan dişli bir tavsiye alıyoruz fotoğraf çekmemek üzere, dışandan bile! Sarıyer'in tepeleri, yapılmış, yapılmakta olan ve mühürlenmiş villalarla dolu, gecekondulara karışan.

Sonra, Fener yolu üzerinden devam edin; kentin bittiğini hissedeceksiniz ve Garipçe sapağından itibaren bir balıkçı köyünün başladığını. Karşınızda Boğaziçi'nin Karadeniz ağzı, resim gibi dururken, aşağıda köy gibi bir köy var ilgi bekleyen Bu köyün tepelerinde kaçak villalar yok, gecekondular da yok. Evleri birbirinden ayıran duvarlar, beton ya da taştan değil; eskimiş, işe yaramaz hale gelmiş balıkçı ağlarından örülmüş. Neredeyse her evin önünde bir küçük tekne var, onarılmayı, zımparalanmayı, boyanmayı bekleyen; denize girmek için yeniden. Bu köyde çocukların oyuncakları bile minyatür teknelerden ve balıkçı ağlarından. Her yer deniz kokuyor...

Tarihine Dair
http://www.grupmesa.gen.tr/images/mesa_yasam/15_garipce_02.jpgKalesi eşzamanlı Garipçe köyünün kuruluşu. "11 kale ve tabyalar" diye bilinen bir zincirin parçası Garipçe Kalesi. Usta bir zabitin emrinde bostancı neferleri yetiştirilen dördü boğazın İstanbul tarafına, dış saldırılardan korunmak için askerlerin yerleştirildiği yedisi Karadeniz tarafına Macar asıllı bir Fransız subayı olan "Baron de Tott'un hazırladığı projeye göre yapılmış bu yapılar.

1770-1775 yılları arasında inşa edilen ve bugün bir harabeden ibaret olan Garipçe Kalesi de Karadeniz tarafındaki yediliden biri.

Bir süre sonra, bu kale ve tabyalarda yerleştirilmiş askerlere, en yalan boğaz yerleşmeleri olan Sarıyer ve Beykoz'a uzak olduklarından, "evlenme ve ev-bark-tarla sahibi olma" izni verilmiş. Kalelerin yanıbaşında küçük haneler kurulmaya başlamış. Yerleşmenin, verilen bu izin sonrasında başladığı kanısı halamdır Garipçe'de. Ama kimse doğru dürüst bilmez köyün tarihini. Laftan lafa, taşınabildiği kadarıyla...

Kale ve köyün yüzyılları aşan tarihi ile ilgili, şimdi olduğu gibi hiçbir dönemde önemsenmediğinden olsa gerek, çok az sayıda kayıt var. Reşat Ekrem Koçu İstanbul Ansiklopedisi'nde Garipçe Kalesi'nin kayıtlardaki ilk adresine yer verir; "...Moltke tarafından 1836-1837 de yapılmış 1/25.000 mikyaslı Boğaziçi haritasında bu kale basit çizgileri ile gösterilmiştir..." Aynı kaynağa göre; 1928'de İstanbul Ticaret-i Bahriye Müdürlüğü'nce yayınlanan "İstanbul Limanı" adlı rehberde; "....kuzeye doğru uzanan bir tepede eski Garipçe istihkamları ve etrafında birkaç ev ile çiftlikler görülür..." şeklinde bir ifade yer almaktadır. Bir de 1971'de Hülya Koçyiğit'in başrolünde oynadığı "Senede Bir Gün" filminin bazı sahnelerine mekan olmuştur Garipçe ve kalesi.

İlk dönemlerde, köy merkezi, tüm geleneksel yerleşmelerde olduğu gibi kale içindeymiş. Köylü 1925'lere kadar namazını da kale içindeki camide kılmış, ve camisini sahile yalan şimdiki yerine ancak 1947'de inşa edebilmiş. Köye ilk yerleşenlerin Cenevizliler olduğunu söylüyor köyün yaşlıları. Verdikleri tarih ise yazılı kaynaklardan edinilenlere uzak düşmüyor. Köyün güneybatısındaki tepenin üstünde taşlarının arasında otlar bitmiş bir kule harabesi var. Bu kulenin de Cenevizliler tarafından yapılmış olabileceğini söylüyorlar.

Üzüm bağlan, kuşçular ve pekmezine dair
http://www.grupmesa.gen.tr/images/mesa_yasam/15_garipce_03.jpgOsmanlı padişahlarının boğaz sefaları Garipçe'ye kadar uzanmış. II. Mahmud zamanında asmaların tepelere dikilmesiyle köyün üst kısımları üzüm bağlarıyla kaplanmış. O zamanlar köy, padişah tarafından yılın belirli dönemlerinde ziyaret edilir, muhtemelen çeşidi alemlere mekân olurmuş. Padişahın kuşçuları da Garipçe'ye kuş avlamaya gelirlermiş, mevsimi geldiğinde. Rivayete göre bu kuşçular sonradan köyün büyük bir bölümünün sahibi olduklarını iddia etmişler ve ellerindeki sahte tapularla köy halkının bir kısmım mahkemeye vermişler. Köyün en yaşlısı Yusuf Amca'nın şimdi yaşadığı evi de almak istemiş Kuşçular. Hala çok kızgın Yusuf Amca; kendi tapularının o zamanki Sultan Beyazıt Vakft'ndan alındığını ve bugün bile geçerli olduğunu söylüyor.

Köyün yukarı kısımlarında "kocayemiş" diye bir meyve yetişirmiş. Kırmızı renkte olan bu meyveden pekmez yaparmış köylü ve sonra İstanbul’a satarmış. Kocayemiş de pek kalmamış, pekmez yapan da. İstanbul, kocayemiş pekmezinden yoksun kalmış. Teknoloji pusulayken, gemilerin radarları yokmuş ve yolunu şaşıran gemiler köye yanaşırmış. Gemilerle yapılan buğday, mısır, arpa ve şeker alışverişi köye dayanacak güç vermiş, İstanbul’un yanıbaşında!

Balıkçılığa dair
Garipçe'de yaşayanların büyük çoğunluğu Karadenizli; Trabzonlu, Sürmeneli, Rizeli... Neredeyse tamamının uğraşı "balıkçılık" olan köylülerin köye nasıl geldiklerini şöyle anlatıyor Yusuf Amca; "...Garipçe bir sevkiyat bölgesiydi. Buraya Karadeniz'den balıkçılar gelir, 3-4 ay burada kalır, geri dönerlerdi. Kimisi de dönmeyiverdi işte..."

Balık sezonu boyunca yetişkin erkek nüfus barındırmayan Garipçe'yi eskiden ayakta tutan uğraş kalkancılıkmış. Kalkan için Rusya'ya kadar açılır, yakaladıklarını İstanbul’a, balık haline bırakırlarmış. "Bir zamanlar İstanbul’da tüketilen kalkanların çoğunu biz boşaltırdık" diyorlar. Ekonomiye katkıları oranında karşılık alamadıklarından şikayetçiler. Şimdilerde "kısmet" deyip açılıyorlar mavisini günden güne kaybeden denize. Uğraş, kalkancılıktan, her türlü balıkçılığa dönmüş. Eylül l'de sezon açılıyor ya, reislerin tamamı köyde, yoğun bir ağ onarımına girişmişlerdi. "Eylülde gel" dediler. "Anlatılanla yazılmaz bizim anılarımız, yaşamak gerek"... Rastgele!

En büyük problemleri tekne barınağı buradaki balıkçıların. 150 yıldır aynı, küçük barınağı kullanıyorlar ve yenilenip genişletilmesinin gerekli olduğunu düşünüyorlar. Teknelerini Fener'de bırakmak zorunda kaldıkları için, 25 sene önce Rumeli Feneri'ne yapılan balıkçı limanına benzer bir liman istiyorlar..

Bir de yasaklara kimselerin uymadığından şikayetçiler. Cezaların caydırıcı hale getirilmesiyle, korsan avcılığın önüne geçilebileceğine inanıyorlar. Denizleri kontrol eden kurumların yetersiz olduğunu o denli vurguluyorlar ki, istenirse kontrolü kendilerinin gerçekleştirebileceğini bile söylüyorlar.
Balıkçılığın ölmemesi için yeni olanaklar geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorlar. "Yapsınlar büyükçe ve yeni bir barınak, yasaları uygulanır, cezaları caydırıcı kılsınlar, bizim çocuklarımız da balıkçı olacaktır" diyor Haluk Reis. Garipçe'nin "Türkiye genelinin en büyük balıkçı köyü" olduğunu iddia ediyor. Yetiştirdikleri reislerle gurur duyarak, "bu köyün reislerini hiçbiryerde bulamazsın" diyor.

Yerleşme dokusuna dair...
Yeni neslin köyde kalabilmesi için yapılaşma yasaklarının da gözden geçirilmesi şart diyor köylüler. Çivi çakmak yasak şu anda. Bu yüzden eski yapılar çürüdükçe çürüyorlar. Kiminin balkonunun trabzanları yok olmuş, kiminin pencere doğramaları kurtlanmış; ve köylü bu durumu izlemeye mahkum edilmiş. En eski yapılar artık ancak depo olarak kullanılabiliyor. Şimdiden köylülerin bir kısmı, köyün "idare-ten" bağlı olduğu Sarıyer'e taşınmış bile.

http://www.grupmesa.gen.tr/images/mesa_yasam/15_garipce_04.jpgGözlem kulesine çıkan ve pek kullanılmayan patika yolun üstündeki eski mezarlığın yerini, Garipçe sapağından dönünce, hemen soldaki, yeni köy mezarlığı almış zamanla. Sarıyer'den gelen yol, yeni mezarlıkta ikiye ayrılıyor. Mezarlığın önünden giden yol, köyün kuzey sırtındaki evlere ve şu an harap durumda olan Garipçe Kalesine ulaşıyor. Diğer yolsa uzun minaresiyle cami tarafından karşılandığınız köy meydanına taşıyor geleni. Geleneksel merkez, kalenin kullanımdan düşmesiyle işlevini kaybedince, son 50 yılda bu meydan köyün merkezi olarak kullanılagelmiş. Köyün ticarethaneleri de caminin yanındaki köy bakkalı ile kalenin eteklerinde, sahilde beton direkler üstünde yer alan balıkçı kahvesinden ibaret. Caminin diğer yanında, köyün en yaşlısı Yusuf Amca'nın evinin bahçesine arka taraftaki ahşap kapıdan girildiğinde çok eski 4 mezarla karşılaşıyorsunuz. Hemen yanında denize bakan köyün en eski ahşap yapısının acil bakıma ihtiyacı var. içinde yaşayan yok, depo olarak kullanılıyor köyün tarihini simgeleyen bu yapı. Tıpkı köy kahvesinin yanındaki ve onun yanındaki gibi. Bunların hemen kuzeyinde, 4 katlı, pembe, kimliksiz bir beton yığını sırıtıyor dokuda. Köyün kuzey yamacında tepeye doğru sayıca artıyorlar.

1900'lerin başında Garipçe'de sadece 17 ev varken, bu sayı 70'lerde 65'e kadar yükselmiş sonraki dönemlerdeyse pek değişmemiş. Bölgedeki yapılaşma yasağı bir tek Garipçe'de çalışıyor sanki. Sit kararından önce Garipçe'yi keşfeden doğa tutkunları ki, bunlardan birisi de iskelenin tam karşısına, kentin güney yamacına, mimariye ve doğaya uymaya çalışarak kondusunu kurmuş olan aktör Erdal Özyağcılar, şanslı sayılmalılar.

Yaşamaya dair...
Oldukça durağan bir yaşam sürüyor Garipçe'de, denizde geçen hareketli saatler dışında. Bu durağanlığı, yaz günlerinde şehirden kopmak için gelenlerin heyecanı kısmen de olsa bozuyor. Günübirlik ya da yataklı turizm için gelenlere servis verecek hiçbir hizmet yok köyde. Bu durum, doğal ve kültürel özelliklerin korunmasına yardımcı görünüyor olsa da, yaşayanların da nabzını tutmak gerek. Köylüler "bir kahvehanemiz var dışarıdan gelenlere çay ikram edebileceğimiz, onu da perdeyle ikiye ayırıyoruz, gelenler rahatsız olmasın diye" şikayet ediyorlar bu durumdan.

Balıkçılık yapan erkekler genellikle ağlarını onarırken görülüyor sokaklarda, bir de kahvede. Karada oldukları kısa sürede, evlerinin altındaki "dükkan" dedikleri yerlere koyuyorlar malzemelerini.

Balıkçı ağları, köyün simgesi haline gelmiş. Büyük yığınlar halinde öbek öbek duran ağlara, mahzun bakışlı çocuklar ve balık ağı yapan kadınlar eşlik ediyor dar sokaklarda. Her balığın ağı farklı. Küçük delikli, büyük delikli... Ve köyün her yaşayanı ağ örmenin üstadı. Eskimiş, işe yaramaz hale gelmiş ağlar da bahçe duvarlarının yerini alıp, farklı bir ayırıcı malzeme olarak kullanılıyor.

Önceleri olan birçok şey, arak yok Garipçe'de. Okulları bile kapanmakla yüzyüze neredeyse. Her yaştan öğrenci aynı sınıfta eğitim görüyor İstanbul’un yalnızca 14 km. ötesinde. Henüz sekiz yıllık eğitime de geçememişler. Ortaokul için Sanyer'e gitmek zorunda öğrenciler. Ülke genelinde temel eğitimin zorla da olsa sekiz yıla çıkarıldığı günümüzde, elinden beş yıllığını da kaçırmaktan korkuyor Garipçe. Eskiden bir de ebesi varmış köyün, kalacak ev bulamadığından başka yere aldırmış tayinini.

İkilem...
Garipçe farklı bir halde olabilirdi bugün. Korunmuş korunmasına ama, yokolmaya mahkum edilmiş, geliştirilmemiş ve yenilenmemiş bir köy. Koruma adı altında getirilen baskıcı yasaklar da isyan ettirmiş köylüyü. Geleneksel hata yapılarak, insanların elinden alınan haklar karşılığında onlara iyi birşeyler verilmemiş ve yaşayanlar küstürülmüş korumaya. Peki ne yapmalryız?

Sahile dökülen çirkin ama yine de iş gören betonun üstü, dekoratif ve köye uygun bir taşla kaplanmalı en önce. Tekne barınağı genişletilmeli ve yenilenmeli ki, tekneler köyün önünde beklemeye başlasınlar yeniden. Kıyıda balıkçıların işini kolaylaştıracak küçük ve genel dokuya uyumlu yapılar da düşünülebilir. Koruma kurulları bazı bölgelerde onarım ve restorasyon projelerini, beklemeden, kendileri yapmalı belle de. Garipçe de o yerlerden biri olmak. Bu sayede köylü nereyi nasıl onarabileceğini öğrenin ve atıl durumdaki tarihi binalar yeniden kullanılmaya başlanabilir. Kuleye çıkan patika yol düzenlenmeli ve gerekli yerlere merdivenler inşa edilmeli, müthiş bir bakı noktası olan kule onarılmak ve halka açılmalı. Kesinlikle yeni konut inşaatına izin verilmemeli ama varolanların iyileştirilmesi için gereken izinler verilmeli...

Garipçe'yi bir balıkçı köyü olarak yok etmenin alternatifi gibi duruyor yukarıda sayılanlar; balıkçı kimliğiyle koruma altına alıp, biraz yenileyerek ve süsleyerek, çağı köye giydirmek. Korurken geliştirmek, kaderine terk etmemek...

Ama bir koruma uzmanı kimliğiyle yazdıktan sonra, benim küçük evrenim rahatsız oldu bu önerilerden! "Bunlar yapılınca çay içmek, manzara izlemek için Garipçe'yi tercih eder miydin?" diye sordu önce ve yanıtladı beklemeden: "Kalabalıklaşacak, oysa sen yalnız olmayı seversin. Köylünün balası değişecek, oysa sen an bir bakış ararsın insanlarda. Bırak Garipçe olageldiği gibi garip kalsın ki sen ve gibiler için Garipçe hep yaşasın!