PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Katil yağmurlar



aFaLa
10.11.08, 14:30
Son iki üç yıldan beri dünya yüzünde, özellikle de kuzey yarım kürede yağış kıtlığı Türkiye gibi pek çok ülkeyi endişelendirmektedir. Su rezervleri kullanılabilecek seviyenin sınırlarına yaklaşmış, tarımsal alanlarda üretim için gerekli su ihtiyacı kritik noktaya varmıştır. Bizim gibi kuraklık afeti sonucu orta Asya'da çöle dönüşen anayurtlarını terk etmek zorunda kalan toplumlar için yağmur daima bir nimet, tanrısal bir hediye olarak görülmüş ve bu görüş, yağmura “rahmet” nitelemesinde ifadesini bulmuştur.
Son yıllarda altüst olan meteorolojik koşullar, bazı yöreleri susuzluktan kavururken, bazı yörelerde afet halinde can ve mal kaybına neden olmuş ve olmaktadır. Bunun ne derecede delindiği söylenen ozon tabakası ile ilgili olduğunu, konunun uzmanları bilirler. Ancak onların da bu konuda görüş birliğinde oldukları söylenemez. Meteorolojik koşullara bağlı bu oluşumlar dışında günümüzde büyük önem taşıyan yağmurla ilgili bir sorun hiç şüphe yoktur ki asit yağmurlarıdır.
1960'lı yılların sonuna doğru, İsveç ve Norveç'in göllerinde ve akarsularında büyük çapta balık ölümleri gözlenmeye başladı. Bu göllerde yapılan pH (asitlik) ölçümleri bazı sularda 20 yıl öncesine oranla 60 misli daha fazla asitlik olduğunu ortaya koydu. Bu ülkelerden yükselen alarm çağrıları on bir ülkeden (Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İsveç, İsviçre ve Norveç) bilim adamlarının OECD şemsiyesi altında bu ölümcül asidin kaynağı ve taşınma yolları üzerinde bir araştırma başlatmasına neden oldu.
Bu geniş kapsamlı araştırma sonuçlarına göre, Norveç ve İsveç’ten daha güneyde olan endüstrileşmiş ülkelerin yılda yaklaşık 50 milyon ton Kükürt dioksiti havaya savurdukları, bu gazların hava akımları ile1500 km uzaklara kadar rahatlıkla taşındıklarını, yağışlarla birlikte sülfürik asit'e dönüşen gazın yer yüzüne düştüğü ve sonuç olarak göller ve denizlerde birikerek büyük çapta tahribata neden oldukları saptanmış oldu.
Hava hareketlerinin gaz ve toz halindeki maddeleri çok uzak mesafelere taşıdıkları asırlardan beri bilinmektedir. Büyük sahradaki kırmızı renkli tozların Avrupa ve İngiltere'ye kadar taşındıklarını ve "Kan yağmuru" diye nitelendiklerini eski çağlardan beri biliyoruz.
1883 de Endonezya’daki Krakatao yanardağının patlamadan sonra aylarca Kuzey Amerikanın semalarını kararttığı da belgelenmiş bir gerçektir. 1950 de Kanada'nın Alberta eyaletinde meydana gelen orman yangınının dumanlarının bir kaç gün içinde Avrupa’ya ulaştığı gözlenmiş ve hava içersindeki gaz ve partiküllerin hiç bir sınır taşımaksızın binlerce kilometre mesafeye taşınabildiği kanıtlanmıştır.
Çernobil olayında, Türk toplumun da bu olgudan nasibini fazlası ile almıştır. Ancak bütün bu örneklerdeki olayların sonuçları, hava akımları ile taşınan SO2 ye oranla hemen hemen zararsız olarak nitelendirilebilir. Zira bu olayların oluşum ve süresi belirli zamanlarla sınırlıdır. Devamlılık gösteren SO2 hareketlerinde bir ihracatçı, bir de ithalatçı ülke kavramı ortaya çıkmaktadır. Endüstri açısından gelişmiş ülkeler genellikle ihracatçı konumundadırlar. AT ülkelerinin ihraç ettikleri SO2 miktarı 50 milyon ton/yıl dan daha fazladır.
Çevre sorunları deyince mangalda kül bırakmayan bu ihracatçı ülkeler, kendi toplumlarını bu beladan korumak böylece de endüstriyel egemenliklerini koruyabilmek için 275 m ye varan bacalar inşa etmişler, böylece SO2 bulutlarının kendi sınırları dışına taşınmasını kolaylaştırmışlardır.
Bunu kolayca "Benden atlasın nerede patlarsa patlasın" felsefesi olarak niteleyebiliriz. Bu gelişmiş ülkelerin saygı değer eksperleri bizim gibi gelişmekte olan ülkelere uzun baca yutturmacasını en etkin çare olarak sunma çabasını (Gökova’da olduğu gibi) ısrarla sürdürmektedirler.
Gerek ithal malı, gerekse Yatağanda olduğu gibi kendi çabalarımızla ürettiğimiz SO2 nin yağmur suyu ile birleşmesinden türeyen Sülfürik asit, "Asit yağmurları" olarak Türkiye ekosistemini de etkilemektedir.
Başka ülkelerde söz konusu edildiği gibi, ormanlarımızı ne derecede etkilediklerini bilmiyorum. Akarsu ve göllerimizde ise, zaman zaman gözlenen kütlesel balık ölümlerinin hangi ölçüde asit yağmurları ile ilgili olduğu ve/veya yabanıl hayvanlarımızın direkt veya besin zinciri yolu ile etkilenmeleri konusunda da, uzun süreli ciddi araştırmalar bulunduğu oldukça şüphe götürür.
Böyle bir araştırma varsa dahi, toplumca anlaşılacağından kuşku duyan otoriteler bunları, Çernobil örneğinde olduğu gibi, açıklama gereği duymayacaklar, belki de az asidin yararlı olacağını söyleyenler bile çıkacaktır.
Çevre sorunları ciddi bir anlamda çevremizi kuşatmış durumdadır. Ne yazıktır ki, kamuoyunun dikkati ancak bir felaket sonucunda çevremize yönelebilmektedir. Çevremizi sinsice her yönden kuşatan çevre sorunları, aşırı bir aymazlık ve vurdumduymazlık sonucu basit çerçevelerde ve kısık bir sesle dile getirilmektedir.
Korkarım ki, direkt ve açık etkileri ortaya çıktığında iş işten geçmiş olmaz.


ALINTIDIR.... Levent Artuz Hocamızdan