2 sonuçtan 1 ile 2 arası

Konu: Arnavutköy’deki balıklar

  1. #1
    Reİs Burhan Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Yaş
    59
    Mesajlar
    5.697
    Tecrübe Puanı
    934

    Standart Arnavutköy’deki balıklar

    ARNAVUTKÖY’DEKİ BALIKLAR
    BİR KÜREKÇİNİN ANILARI
    Eklenti 7635
    11 yaşındaydım. Bir gün babam eve elinde bir paketle geldi. İçinden bir çift palet, bir deniz gözlüğü ve şnorkel çıktı. O günden sonra keman çalmak eziyetinden kendimi kurtarabildiğim zamanlar hep denizin dibindeydim. Dalabildiğim kadar derine dalıp daha büyük balıkların yaşadığı taşların etrafında dolaşıyordum. Evin hemen kıyısından başlayarak denizin dibi büyük bir uçurum olarak derinleştiği için kulaklarım acıyıncaya kadar dalmayı deniyordum. Eskiden Şenyu ağabeyin Istakoz yakaladığı mağaraya ve daha derinlerine dalıp oradaki renkli cıvıl cıvıl hayatı seyretmek çok güzeldi. Rengarenk Çırçır balıklarını, Lapinleri, Kaya balıklarını ve korkmadan bana yaklaşan İstavrit sürülerini seyrederdim. Güneşin altında bütün canlıların mutlu ve keyif dolu olduğu bu parıltılı dünya hava kararınca ürkütücü bir avlanma sahasına dönüşürdü. O zaman evin rıhtımına suya yakın bir ampul sarkıtır ışığa toplanan balıkları avlardık. Işığa gelen milyonlarca minik kurt, kene ve her cins minik yaratık daha büyük deniz canlılarına yem olurdu. Kurtları yemeğe gelen İstavrit, Gümüş ve küçük Sardalya’ların ışıltısı oraya daha büyük boğaz balıklarını çekerdi. Biz mevsimine ve keyfimize göre değişik metotlarla balık yakalardık. Işıkta toplanan balıkların yoğunluğu çok olursa en pratik yol kepçelemekti. Biraz daha el ayarı ve alışkanlık isteyeni de çatalla balık yakalamaktı. Çatal, bildiğiniz yemek çatalının çekiçle dövülüp dişlerinin arası biraz açılıp düzleştirilmiş şekliydi. Bunu düzgün bir sopanın ucuna sağlamca bağladınız mı kendinize özel bir zıpkın yapmış olurdunuz. Bu çatalı kullanmaya çok alıştığımız için rastgele sallamaz seçerek ve dikkatle nişanlayarak balığı kafasından vurarak yakalardık. Büyük balıklar suyun üstündeki kurtları kovalayan İstavrit’lere aşağıdan ve gölgede kalan yerlerden yaklaşır, son anda müthiş bir hızla yan yatıp saldırıp yutarlardı. İşte balık o yan yattığı son anda şimşek gibi parıldardı. Biz de gölgemizi suya düşürmeden sessizce onun aşağıdan yaklaşmasını bekler tam saldırdığı ve suyun üstüne yaklaştığı anda çatalla tepesine binerdik. Bu genellikle iri Çinekop veya Sarıkanat olurdu. Biraz daha büyüyüp Lüfer olunca o kadar kolay kıyıya gelmezlerdi. Çatalla en zor yakalanan balık Kefal’dı. Çok hızlı oldukları için doğru zamanda doğru yerde ve elinde çatalla hazır olmak gerekirdi. Bazen son anda yetişip sürünün ortasına rastgele çatalı sallar tesadüfen birini yakalamaya çalışırdım.

    Ben balığın mayonezle yendiğini ilk olarak Kefal’de gördüm. Temizlendikten sonra mide boşluğuna çeyrek limon koyup haşlanırdı. Beyaz etleri ayıklanıp taze çırpılmış mayonez ve kapariyle nefis salatası olurdu. Levreği ve Kırlangıcı da bazen mayonezli yaparlardı. Geceleri bir başka balık yakalama metodu da kuyruk altı ile yapılan seyirtme sistemiydi. Bir İstavrit’in kuyruk altından ince bir deri kesilir, çok ince bir mesinanın ucuna bağlanmış olan sinek iğnesi tabir edilen küçük iğneye tutturulurdu. Bu deri parçası oldukça dayanıklı, hemen kopmayan bir yemdi. Suyun gölge tarafına kamışla atılır sonra aydınlık tarafa doğru kamışı titreterek çekilirdi. Böylece suda hızla yol almaya çalışan bir küçük yavru balık görüntüsü ortaya çıkardı ve hemen her seferinde bir İstavrit veya Çinekop iğneye takılırdı. Öyle ki kısa bir süre sonra artık bu kolay avdan sıkılmaya başlardınız. Genellikle büyükler bu işe başlarlar ve bir süre sonra heveslerini alır, kamışlarını heyecanla yanlarında bekleyen bizlere verirlerdi. Gece ışığa gelen başka enteresan yaratıklar da olurdu. Mesela karidesler. Çok küçükleri adeta şeffaf olurlardı. Biraz daha büyüklerini sudan toplamak için eski bir naylon kadın çorabını kesip tel bir çerçeveye geçirerek yapılmış basit kepçeler kullanırdık. Onları, içinde sirke, yarım limon ve tuz katılmış suya atar haşlardık. Sonra ayıklar ve sulandırılmış hafif limon suyuna bular biraz karabiber döküp buzdolabına kaldırır yemek saatine saklardık. Tadı damağımdadır. Bir başka yenebilecek av da dipten merakla ışığa doğru tırmanan pavuryalardı. Pavurya, bildiğiniz yengeç ailesinden ama kıskaçları çok dolgun ve içinde çok lezzetli bir et olan türüdür. Bunlar birbirleriyle kavga ederken bazen kıskaçlarından biri kopar ve sonradan gene yerine çıkardı. Boğazdaki zor hayat şartları yüzünden genellikle pavuryaların bir kıskacı hep küçük olurdu. Çok ender olarak iki kıskacı da eşit büyüklükte bir pavurya çıkardı. Çok kuvvetliydiler. Bir keresinde Hayri şaka olsun diye Tekinin Parker tükenmez kalemini bir pavuryanın kıskacının içine değdirmişti. Tükenmez gözlerimizin önünde bir an içinde ikiye bölünüverdi. Pavuryanın refleksini gözlerimizle takip edememiştik. Gece ışıkla yakalanan başka bir balık türü de balıkçıların Ateş Balığı dediği Sardalyaydı. Sandalın burnuna kuvvetli bir lüks lambası bağlanır Arnavutköy koyunun içinde yavaş yavaş kürek çekerek dolaşırlardı. Elinde kepçeyle baş üstünde bekleyen biri ışığa doğru yüzen balıkları kolayca toplardı. Sardalya da Gümüş gibi çabuk bozulan bir balıktı. Onu yanında domates ve defne yaprağı ile birlikte tepsiye dizip fırına koyardık. Rıhtımda yaşanan değişik olaylardan biri de çiroz mevsiminde yaşanırdı.

    Babam mevsimi geldimi Şenyu ağabeyle Uskumru çaparisine çıkardı. Uskumru Marmara’da yumurtladıktan sonra Karadeniz’e dönmek üzere boğazdan geçerken iri ama yağsız olur. İşte bunlar çiroz için en uygun balıklardır.


    Çapariden sandal dolusu balıkla dönerlerdi. Balıkları ayıklar, deniz suyunda yıkar ve kuyruklarından ipe dizerlerdi. Diziliş sırasında balıklar arasında belirli bir aralık bırakmaya özen gösterilirdi. Balıkların rüzgarla sallanıp birbirine değmemesi gerekirdi. Yoksa kurtlanma olurdu. Bu ipler rıhtımın parmaklıklarına asılır ve balıklar kurumaya bırakılırdı. Ben de gün içinde elimde sopayla üstlerine sinek konmamasına dikkat ederdim. İyice kurutulup tahta gibi olan balıklar toplanıp kilere kaldırılır zamanı gelince çiroz salatası yapmak üzere saklanırdı. Babam bazı akşamlar kendisine meze olarak bunlardan salata yapardı. Bunun için birkaç çiroz seçer onları ocaktaki ateşin üstünde közlermiş gibi tutar yakmadan çevirirdi. Sonra bir tahtanın üstünde hafif bir çekiçle döverek kılçıklarından ayrılıncaya kadar parçalardı. O parçaları da sirke içine yatırır yarım saat bekletirdi. Sonra sofraya gelmeden önce sirkesini döker azıcık zeytinyağı ve azıcık taze sirke gezdirir üstüne de bolca dereotu koyarak tabağa yerleştirirdi. Babamın öldüğü seneden sonra Uskumru çok azaldı. Balıkçılar arasındaki rivayete göre Ruslar balığı Azak denizine kapatmışlardı. Yıllar sonra tekrar çıkmaya başladığını duydum ama artık Arnavutköy eskisi gibi değildi. İstanbul düşmanı yöneticiler boğazın en güzel yerine kazıklar çakıp yol geçirmiş ve o güzel balıkçı köyünün doğal dokusunu bozmuştu.

    Aynı kafadaki kişiler Haliç’in dibinden döşenen boruları Marmara denizinin ortasına boşaltarak Haliç’i temizlediklerini sanmışlardı. O işgüzarların hesaba katmadıkları bir şey vardı. Marmara’nın dibinde Akdeniz’den Karadeniz’e doğru kuvvetli bir akıntı vardı ve Haliç’ten çıkan pislik bu akıntı sayesinde Karadeniz’e kadar dipten geri sürükleniyor, arada su üstündeki akıntıya karışıyor ve tekrar boğazdan geçerek tekrar Marmara’ya ve oradan daha güneye gidiyordu. Böylece boğazlar senelerce yeşil bir renk aldı. Bu rengin Rumeli Feneri’nin beşyüz metre açığında suyun altından nasıl kaynayarak suyun üstüne çıktığını çocuklarıma gösterdim. Haliç’i temizlediklerini zannedenler Boğaziçini mahvetmişlerdi. Balık yuvaları kurudu, midyeler çamur içinde kaldı. Midyeciler isyan edip boğazı bırakıp Karadeniz’e çıkmaya başladılar. Cehaletin çevreye verdiği zararı tabiat seneler sonra tekrar temizleyecekti ama bu tip adamlar iş başında oldukları sürece bizler güzel İstanbul’u artık ancak rüyalarımızda görecektik. İşin en acı tarafı onlar Arnavutköy’deki kazıklı yolun açılışını yaparken otobüslerle bir yerlerden taşınmış olan birileri alkış tutuyordu. Bu alkışlayanların arasında bir tek tane bile Arnavutköy’lü yoktu. Ellerindeki güçten gözü dönmüş politikacılar ne yazık ki bunu farkında değildiler. Ta ki bir sonraki seçimlerde tokadı yiyinceye kadar…
    Celal Gürsoy
    ><((((º>`·.¸¸.·´`·.¸¸.-> BALIKÇI FORUM <-.¸¸.·`´·.¸¸.·`<º))))><

  2. #2
    Amatör Balıkçı kumsal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2010
    Mesajlar
    76
    Tecrübe Puanı
    17

    Standart

    Ne güzel anlatmışsınız...
    İşte canım Bogazı bile, bilinçsiz, denizi bilmeyen geri kalmış bürokratların yaptığı sözüm ona Haliçi temizliyoruz diye Marmarayı perişan eden zihniyeti şimdi neden cezalandırmıyoruz. Denizlere bıraktıkları pisliklerden insanları kanser yapmadıkları ne malüm... Ergenekon vs gibi davalar açılıyor eskiye dönük olarak neden böyle hatalı işleri yapanları cezalandırmıyoruz...
    Bunlar ile ilgili yetkili mercilerden birisi okusada bu yazılanları o zaman bu işlere imza atanları yargılasa...
    Teselli olsun diye yazdım...
    Yorgun balıkçı
    1969
    İstanbul
    A rh +

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevap: 8
    Son Mesaj: 03.03.15, 07:58
  2. Balıklar Hakkında Bazı Sorular
    By Hıcaz in forum Balıkçılık Hakkında Genel Bilgiler
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 26.11.09, 12:12
  3. Balık Hastalıkları
    By kenane in forum Kültür Balıkçılığı
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 15.11.09, 22:29
  4. Alabalık üretiminde / Damızlık Balıklar
    By Hıcaz in forum Alabalık
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 14.11.09, 23:16
  5. Denizdeki zehirli balıklar
    By Hıcaz in forum Deniz Balıkları
    Cevap: 3
    Son Mesaj: 14.05.09, 20:01

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
BALIKCI FORUM