4 sonuçtan 1 ile 4 arası

Konu: Boğaz'da Voli

  1. #1
    Reİs Burhan Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Yaş
    59
    Mesajlar
    5.697
    Tecrübe Puanı
    934

    Standart Boğaz'da Voli

    Boğaz'da Voli

    Gezginci balık türlerinin sürüler halinde Karadeniz'e geçişleri ve dönüşleri aylar süren bir zaman diliminde gerçekleşiyor. Boğaz'ın bütün balıkçıları, bu sürülerin peşine düşüyor, voli atıyor, ağ geriyorlar. Ancak avlanan balık miktarı her geçen yıl azalıyor.
    YAZI VE FOTOĞRAFLAR: KADİR CAN

    Haliç'ten, Çengelköy'den, Sarıyer'den ya da Adalar'dan günün hemen her saati suya fırlatılan yüzlerce olta. Kimi, insanın önce ihtiyaçla başlayan sonraları bir başarı da saydığı en eski geleneği 'bir canlı yakalamayı', kimi hala yaşamak için avlanmayı umanların ellerinin arasında. Ancak pek de masum bir denize sahip olmayan İstanbul Boğazı'nda balıkçılık oldukça zahmetli, emek ve sabır isteyen bir iş. Gün geçtikçe değişen teknolojiden yararlananlarla, geleneksel yöntemleri kullananlar arasında bozulması zor bir eşitlik var: Denize çıkınca ne olacağını hâlâ kimse bilmiyor.


    İstanbul Boğazı, Kireçburnu önlerinde coşkulu bir faaliyet var. Gırgır tekneleri, Karadeniz'den Marmara'ya sürüler halinde geçen balıkları kıstırmaya çalışıyor. Balıkçıların 'voli' dediği iş yapılıyor. Atılan ağlar çekiliyor, yakalanan balıklar yedek motorlarla Kumkapı'daki hale gönderiliyor.

    İstanbul'un balıkçılıktaki önemi, lüfer, palamut gibi ekonomik değeri yüksek gezginci balık türlerinin periyodik seyirleri sırasında, üremek için Karadeniz'e gidiş gelişlerinde Boğaz'dan geçmelerinden kaynaklanıyor. Kumpakı Su Ürünleri Hali'nde yapılan açık arttırma usulü satışlardaki fiyatlar, tüm illere yansıyor ve İstanbul'un bu konudaki önemini pekiştiriyor.
    İstanbul Boğazı'nda Sarıyer ve Beykoz ilçelerinin yanı sıra, Karadeniz sahilindeki Şile yoğun bir balıkçı nüfusuna sahip. Rumelikavağı, Rumelifeneri, Anadolufeneri, Garipçe ve Poyrazköy İstanbul'un tipik balıkçı köylerinden. Kumkapı'dan Silivri'ye, Kadıköy'den Tuzla'ya kadarki sahil şeritlerinde onlarca barınak, balıkçıların üssü durumunda. Gırgır takımı adı verilen büyük balıkçıların yanı sıra, binlerce ağ ve olta balıkçısı da Menekşe, Göksu, Riva dereleri, Kurbağalıdere ile Boğazın diğer irili ufaklı koylarında bulunup yakın çevrelerinde avlanmayı tercih ediyor.
    Gezginci balık türlerinin sürüler halinde Karadeniz'e geçişleri ve dönüşleri aylar süren bir zaman diliminde gerçekleşiyor. Boğazın hemen tüm balıkçıları, bu sürülerin peşine düşüyor. Ancak avlanan balık miktarı her geçen yıl azalıyor, fiyatlar genellikle bu nedenle zaman zaman astronomik rakamlara çıkıyor.

    Boğaz'da Yeni Balıkçılık

    Oysa yerlisinden gezgincisine her tür balığın yaşadığı İstanbul Boğazı ile Marmara, 30 yıl öncesine kadar doğal bir akvaryum niteliği taşıyordu. Lüfer, palamut, uskumru, kolyoz, karagöz, işkina, levrek, çinekop, sinarit, barbunya, pisi, dülger, kılıç ve orkinos gibi farklı cins balıklar, ıstakoz, böcek, karides gibi deniz canlıları için Boğaz ve Marmara uygun bir yaşama alanıydı.


    İstanbul sularında bilinçsiz avlanma sonucu yok edilen balıklardan biri de kalkan. Balıkçılar artık kalkanbalığını sadece Karadeniz'de uluslararası sularda avlayabiliyorlar. Ancak, uluslararası sularda avlanmak kolay değil ve pek çok riski beraberinde getiriyor.



    O dönemde pamuk ipliğinden yapılan ağlarla avlanan balıkçıların ahşap teknelerinin boyu 20 metreyi geçmiyor, motor güçleri ise ancak iki yüz beygiri buluyordu. Ay doğmadan önce ve battıktan sonraki zaman diliminde yani 'Ay karanlığı'nda denize açılıyorlardı. Teknelerinin burun kısımlarına uzanıyor, küpeşteden baş aşağı sarkıyorlardı. Gündüz ve açık mehtaplı gecelerde dağınık olarak dolaşan balıkların, zifiri karanlıkta bir araya gelip oluşturdukları 'yakamozları' görmek için pür dikkat bekliyorlardı. Balıkçı motorunun gürültüsü veya gözcü tayfaların ara sıra yakıp söndürdüğü el feneri ışığından ürken balık sürüleri harekete geçince ay karanlığında bir ışık seli oluşturup kendilerini ele veriyorlardı.
    Balıkçıların 'denizin dibi bir anda yoğurt gibi bembeyaz oldu' dedikleri o andan sonra, bir taraftan ağ atılıyor bir taraftan da 'inşallah lüfer değildir' duası ediliyordu. Ağlar çekilirken içeride kalan balığın lüfer olduğu anlaşılırsa hemen iki yaka tekrar açılıp sürünün çıkıp gitmesi sağlanıyordu.
    Son derece yırtıcı bir balık olan lüfer, pamuk ipliğinden yapılan ağları adeta yer, birkaç dakika içinde paramparça ederek çekip gidebilirdi. İstanbul Boğazı'ndaki bu ilkel ancak deniz canlılarına en az zarar veren dengeli balıkçılık 1970'lerin başında yayınlanan 1380 sayılı 'Su Ürünleri Sirküleri' ile sona erdi. Balıkçılara açık deniz balıkçılığı adı altında krediler açıldı, ithalatta gümrük muafiyeti olmak üzere çeşitli kolaylıklar sağlandı. Çok güçlü motorlar, boyları 40 metre civarındaki sac tekneler, balık bulucu cihazlar ve naylon ağlarla donatılan gırgır takımlarının birer ikişer denize açılmasıyla balıkçılığımız çağ atlayarak ilkel balıkçılıktan elektronik balıkçılığa geçti ve modernize oldu. Bu yeniliklerle de insan bir ölçüde hükmen galip duruma geldi.

    Her Gün Tonlarca Balık Denize Döküldü

    Balıkçıların modern balıkçılığa geçişlerinden sonra ilk yıllar Boğaz'ın ve bağlantısı Marmara ile Karadeniz'in bakir sularında avlanan miktar o kadar fazlaydı ki, satılamayan tonlarca balık her gün Azapkapı'daki Hal'den denize dökülür oldu. Gerekli önlemler alınmadan ellerine tutuşturulan kredilerle modernleşip çağ atlayan balıkçılar, yaptıkları bilinçsiz avla gün geçtikçe tükenişin zeminini oluşturdular. Önce uskumru, ardından kılıç, levrek, sinarit, barbunya gibi balık türleri ortadan kayboldu.
    Deneyimli olta balıkçılarının 'Onlar bizim bekçi köpeklerimizdi!' dedikleri orkinos balıkları da 80'li yılların ortasında yok oldu.
    Bugün 78 yaşındaki İstanbul Boğazı'nın efsane oltacısı İrfan Yürür, balıkçılığa ilkokula başladığı yıl heveslendi. İrfan Reis, Boğaz'a ilk savurduğu oltayı, 1930'lu yılların başında at arabalarının çoğunlukta olduğu Sirkeci'de kendi elleriyle yaptı. Atların kuyruklarından kopardığı kılları bükerek yaptığı oltasıyla vapur iskelesinde tuttuğu istavriti, ardından da babasından yediği dayağı unutmadığını anlattı. 'İskelenin üzerinde yakaladığım istavrite hayran hayran bakarak, ‘Hey babam hey!' dedim, sonra zaferimi gören var mı diye kafamı kaldırıp baktım, babam elinde sopayla koşar adım geliyordu.' İrfan Reis, yediği dayaktan sonra balıkçılığa daha büyük bir tutkuyla sarıldığını söyledi. 'O yıllarda arabacılarla tam bir savaş hali yaşıyorduk. Onlar kovalıyor biz kaçıyorduk. Sirkeci, Eminönü kazan, biz kepçeydik. Bazı arkadaşlarım da atlardan yedikleri çiftelerle sakat kaldılar.'



    Ilık, güneşli bir sonbahar günü… Marmara ve Karadeniz'de fırtına var; Boğaz ise sütliman. Balıkçıların deyimiyle 'karıncalar su içiyor.' Gırgır takımları Kireçburnu önlerinde 'çorba parası'nı çıkarmak için voli yapıyor. Onların bu hummalı çabası, kıyıdakiler için güzel bir seyirlik



    Yorucu bir gecenin ardından güneşin doğuşuyla birlikte Kumkapı'ya dönüş. Peşlerindeki yüzlerce martıyla ve istavrit yüklü olarak dönen teknelerde yaşam gece gündüz durmaksızın sürüyor




    Oltacılar, balık sürülerinin Karadeniz'e çıkışına 'anavaça' dönüşlerine ise 'katavaça' diyorlar. İrfan Reis buradaki avlanma usullerini ve balıkçılığın bugünkü durumunu şöyle anlatıyor. 'Bizim katavaça dediğimiz dönemde yeni balıkların Karadeniz'den dönüşlerinde Sarayburnu ile Kızkulesi arasına çok sayıda orkinos balığı gelir ve aylarca bu bölgeden gitmezlerdi. Karadeniz'den gelen balık sürüleri orkinoslardan korktukları için Boğaz'ın derin sularına sinip beklerlerdi. Sürüler halinde gelip, Marmara'ya çıkamayan torik, palamut, lüfer, kofana gibi balıklar Boğaz'ın en derin yerlerinde yığınlar oluştururdu. Biz o zamanlar yem kullanmadan çarpma adı verilen üçlü iğnelerle ve yine ucunda üçlü iğne olan cıva ile parlattığımız, ince uzun kurşun seyirtmeyle bu balıkları avlardık. Aylar süren bu balıkçılıktan herkes nasibini alır, vatandaş da ucuz balık yerdi. Orkinos avını bazen biz de yapardık, dikili yem sistemi ve el takımı ile yakaladığımız bu balıklar etinin kıpkırmızı olması nedeniyle ilgi görmez, para da etmezdi. Tuttuğumuz orkinosların bazıları Azapkapı'daki Hal'in salı üzerinde birkaç gün durur satılmayınca denize atılırdı. ?imdi orkinoslar yani Boğaz'ın bekçi köpekleri yok, balık sürüleri buradan korkusuzca yıldırım hızıyla gelip geçiyor kimse de doğru dürüst bir av yapamıyor.'


    Saroz Körfezi ile Ege'de avlanarak Kumkapı Su Ürünleri Hali'ne getirilen iri barbunyalar, özenle çinko kaplara yerleştirilip satışa sunuluyor. Lüks otel ve restoranların ilgi gösterdiği barbunyaların bir kilosu 20-25 YTL



    İrfan Reis'in anlattığı ağırlıkları iki yüz ile beş yüz kilo arasında değişen orkinosları 1980'li yılların ortasında Japonların keşfetmesiyle adeta bir sürek avı başlatıldı. Japon mutfağının gözdesi orkinosların bazıları değerli bazıları değersiz birçok türü vardı. Bunların en başında gelen 'yazılı orkinos'lar Boğaz çevresi ve Marmara'da bulunuyordu. Oltacıların zaman zaman 'nam olsun', 'şan olsun' diye tutup satılmayınca denize attığı orkinoslara Japon eli değince tam bir katliam yaşandı. Oltacıların 'bekçi köpekleri' Boğaz'ı ve Marmara'yı bir daha gelmemek üzere terk ettiler.

    Yaleller, Kaşarcılar, Komerçiler

    İstanbul'u balıkçılıkta öne çıkaran faktörlerden biri Boğaz diğeri de Kumkapı'daki Su Ürünleri Hali. Burası, Karadeniz'den Akdeniz'e kadar hemen her yerde avlanan, yetiştirilen balık ve diğer su ürünlerinin gönderildiği, talebin fazlalığı nedeniyle de fiyatların en yüksek olduğu üs niteliğinde. Yaşamın geceyarısı başladığı halde, sabahın 04:00'ünden itibaren açık arttırma usulü müzayedelere geçiliyor. İstanbul'un henüz uykuda olduğu saatlerde hal arı kovanı gibi. Balık almak için gelen dükkan sahibi, otel, lokanta gibi işyeri görevlileri, seyyar balık satıcıları, balıkçılar, komisyoncular, madrabazlar, yaleller, kaşarcılar, komerçiler, hal görevlileri, zabıtalar ve polislerin oluşturduğu kalabalık, bayram seyran demeden her gün burada. Balıkların yakalanış anından bir dükkan sergisinde yerini aldığı ana kadar geçen kısa sürede, uygulanan her işlem için başka birisi görevlendirilmiş.
    Her balıkçının tuttuğu balığı gönderdiği bir komisyoncusu var. Komisyoncu gönderilen balığı hal görevlileriyle birlikte düzenlediği açık arttırma usulü müzayede ile satan kişi. Madrabazlarsa, tüm haldeki balıkları inceleyip, beğendiklerini satın alıyor daha sonra dükkan, restoran veya otel gibi işyeri sahip ve görevlilerine farklı fiyatla devrederek kazanç elde ediyorlar. Çocuklardan oluşan ve komerçi adı verilen çeteler, gecenin karanlığından istifade ederek çaldıkları balıkları kasalayıp satıyorlar. Kaşarcılar gelen araçlardaki balık kasalarını indiriyor, hamal yerine ise yalel olarak adlandırılan kişiler de taşıma işlemini yapıyor.
    Boğaziçi'nin en büyük koyu niteliğindeki Büyükdere-Kireçburnu arası, Boğaz trafiğinin dışında kalıyor. Marmara veya Karadeniz'deki olumsuz hava koşullarından kaçan gırgır takımlarının Boğaz'da voli yapabildikleri, yani ağ atıp balık tutabildikleri en önemli noktalardan biri.


    Yaşamlarını büyük gırgır takımlarında tayfalık yaparak sürdüren ve çoğu Karadenizli balıkçıların hiçbir sosyal güvencesi yok. Av sezonu boyunca köylerinden ayrı kalan balıkçıların özlemi sekiz ay sürüyor



    Fırtınadan kaçıp, Boğaz'dan geçiş yapan balıkları 'çorba parasına' avlamaya çalışanların arasında artık tarihe karışan ahşap gırgır takımlarından biri hâlâ var: Yakamoz. Boyları 40 metre civarında, değerleri bir-iki trilyon lira arasındaki tam donanımlı sac gemilerden oluşan ultra modern açık deniz gırgır takımlarının arasında, yani bir çeşit kurtlar sofrasında çorbaya kaşık sallamaya çalışıyor.
    Buna rağmen balıkçılar arasında yazılı olmayan bir centilmenlik anlaşmasının varlığı hissediliyor. Reisin 'Mola' emrinden sonra, peş motorunun ana tekneden ayrıldığını gören diğer takımlar süratlerini arttırıp sağa sola kaçışarak, ağ dökerek bir daire oluşturana yol veriyor ve rahat çalışmasına olanak sağlıyorlar.
    Yakamoz'un reisi Sırrı Ayan, kaptan köşkündeki rengarenk çizgilerden oluşan balık bulucu cihazların ekranlarına bakmaktansa pürdikkat diğer teknelerin hareketlerini izliyor.

    Çorba Parası: Beş Çift Torik

    Büyükdere-Kireçburnu arasındaki koyda kimse balık bulucu cihazları dikkate almıyor. Gırgır takımları mola durumuna girme çabasındalar. 'Burada kurnaz olmayan mola edemez, çorbayı da içemez' diyen Sırrı Reis, diğerlerine nazaran demode takımına karşın kurtlar sofrasında tam bir deniz kurdu. Karadeniz'in çeşitli illerinden gelen tayfalar Yakamoz'un güvertesinde ve peş motorunun içinde hazır bekliyor. Sırrı Reis aradığı pozisyonu bulur bulmaz 'mola' diyor. Ağın bir ucunu tutan peş motorunun ayrılmasından sonra hızla geniş bir alanı daire şeklinde çeviren Yakamoz'da yoğun bir çalışma temposu başlıyor. Peş motorundaki ağın ucunun bağlanmasından sonra dibe inen kurşun donanımlı yakada bulunan çelik tel, ırgat tarafından çekiliyor. Bu sırada atılan ağın iki yakası tamamen birleşmediği için arada boşluk oluşuyor ve yakalanan balıklar buradan kaçabiliyor. Buna önlem olarak iki yaka arasına çelik tel çekiliyor ve ağın bir torba şekline gelmesine kadar bu açık kalan aralığa beyaza boyanmış bir metre boyunda sahte, madeni bir balık sarkıtılıp sürekli hareket ettiriliyor. Bu işlem geceleri, su geçirmez bir kabın içine yerleştirilmiş flaşörle yapılıyor.
    Gündüz sahte balıktan, gece flaşörün ışığından korkan balıklar açık kalan aralıktan kaçamıyor. Kurşun yakadaki çelik telin çekilip ağın tam bir torba halini almasından sonra iş tayfalara düşüyor. Bom direğindeki dev makaranın yardımıyla içeri çekilen ağların çok dar ve sık gözlerden oluşan son bölümü olan bocilikten, yakalanan balıkların kaçması imkansız gibi.
    İçinde toplanan yaklaşık iki ton ağırlığındaki denizanaları nedeniyle tayfalar tarafından güçlükle içeri alınan bocilikteki beş çift torik balığına bakan 'Yakamoz'un reisi Sırrı Ayan, 'Çorba parası çıktı, buna da şükür' diyor.
    Mayıs-eylül ayları arasında uygulanan av yasağı sırasında tayfalar köylerine dönüyor. Gırgır takımları tepeden tırnağa bir bakım, onarım ve hazırlık dönemi geçiriyor. Av mevsimi yaklaşırken büyük balıkçıların karşısına bu kez tayfa sorunu çıkıyor. Takımda yer alacak tayfalar seçildikten sonra ailelerine bir süre geçinmeleri için para veriliyor. Mevsim süresince tayfaların bütün ihtiyaçları karşılanıyor.
    Özel tüketim vergisi alınmayan ucuz mazotun büyük balıkçı takımlarına nefes aldırdığını belirten Sırrı Reis, 'Balıkçılık yamalı bohça, delikli fıçı gibidir. Dertlerin biri biter diğeri başlar. Ucuz mazottan bir rahat nefes alırken karşınıza bakıyorsunuz tayfa sorunu çıkmış. Denizde işler iyi gitmeyip, bereket azalınca bir bakıyorsunuz tayfaların birkaçı kaçmış. Ödediğiniz peşin paraya mı yoksa mevsim ortasında yarı yolda kaldığınıza mı yanarsınız' diyor.
    İstanbul Boğazı ile çevresinde yaşamlarını balıkçılıkla sürdüren oltacılar genellikle lüfer ve palamut yakalamayı hedefliyor. Defne yaprağı, çinekop, kaba çinekop, sarıkanat, lüfer, kaba lüfer ve kofana lüferin küçükten büyüğe değişen adları. Gaco, Çingenepalamudu, palamut, kestanepalamudu, zindandelen, torik, sivri, altıparmak ve karapeçuta aynı şekilde palamudun küçükten büyüğe değişen isimleri.

    Gaco'dan Karapeçuta'ya Palamut

    Olta balıkçıları, teknelerini tek başlarına avlanmak, herhangi bir yardımcıya ihtiyaç duymamak için özel olarak dizayn ediyorlar. Livar adı verilen bölüm genellikle teknenin ortasında bulunuyor ve denizle bağlantısını sağlıyor. Livarın 'piroz' adı verilen delikleri açıldığında içeri dolan su teknede deniz seviyesine kadar ulaşıyor. Balıkçı yem olarak tuttuğu zargana, istavrit, uskumru vonozu, kolyoz vonozu ve izmarit gibi balıkları suyu sürekli değişen ve oksijen oranı aynı kalan livarda uzun süre yaşatabiliyor. Bu balıklarla 'uzun olta' adı verilen sistem kuruluyor ve bu sistemle lüfer, palamut, torik yakalanabiliyor. Olta balıkçısının teknesini idare ettiği dümen ile motorun gaz ve vites bağlantıları livara en yakın yerde bulunuyor. Çubuk şeklindeki dümeni bacakları arasında tutup diziyle ileri geri hareket ettiren balıkçı, boşta kalan elleriyle livardaki yemlik balığı alıp oltasına takarak avlanmasını sürdürüyor.
    Uzun oltalara, kilit noktası olan üçlü fırdöndünün orta halkasına akıntıya göre iki yüz gramla iki kiloya kadar değişen ağırlık bağlanıyor. Halkanın bir ucunda ana olta, diğerinde de üç dört kulaç uzunluğunda ince bir beden bulunuyor. Beden denilen ince oltanın ucuna biri gaga diğeri hırsız iki iğne takılıyor. Gaga iğnesiyle her iki çenesi açılmamak üzere tutturulan yemlik balığın kuyruk altına yakın kısmına hırsız iğne takılıyor.
    Oltaya bağlı olduğu için fazla hareket edemeyen küçük balık, büyük balıklar için kolay bir yem olarak görünüyor. Kendisine yaklaşan büyük balığı gören yemlik balık hareket etmeye başlayınca bunu parmağının ucundaki oltanın titreşimlerinden anlayan balıkçı neticeyi tetikte beklemeye başlıyor.
    Büyük balığın yemlik balığı kapmasıyla balıkçı ani bir hareketle oltayı yukarı çekiyor, buna 'çalınma' deniyor. Eğer zamanında çalınmazsa tuzağa düştüğünü anlayan lüfer, sarıkanat, kofana gibi balıklar yemi ve iğneyi ani bir hareketle atıp kaçabiliyor.

    Horoz Tüyü Çapariler

    İstanbul Boğazı ile çevresinde torik, lüfer, palamut gibi iri balıkları yakalamak için oltacılar, horoz tüyü kullanılarak yapılan çaparilerle de avlanıyor. Horozların sadece boyun çevrelerinde bulunan ince, uzun, parlak, kırmızı, beyaz, siyah-beyaz kırçıllı tüyler balıkçıların en önemli silahlarından. Bu balıklar Boğaz'dan geçiş yaparken küçük balık sürülerini kovalıyor. Av yapılan bölgede bulunan küçük balıklara benzeyen horoz tüyleri renklerine göre seçiliyor. Örneğin, büyük balıkların kovaladığı sürü hamsi ise siyah-beyaz kırçıllı, istavrit ise beyaz tüy, özellikle toriklerin sevdiği kırmızı renkli kanal karidesi için ise kırmızı renkli tüy kullanılıyor. Boğaz'ın büyük balıkları için hazırlanan horoz tüyü çaparilerde yine üçlü fırdöndü bulunuyor.

    Ters Akıntı

    İstanbul Boğazı 28 kilometrelik uzunluğu, yer yer yüz metrenin üzerindeki derinliği, ilişken adı verilen kayalıkları, batık gemi leşleri ve alt üst arasındaki ters akıntısıyla karmaşık bir yapıya sahip. Üst görünüşünde Marmara'ya doğru giden şiddetli akıntı belli bir derinlikten sonra tersine dönüyor ve Karadeniz'e yöneliyor.
    Boğaz boyunca avlanan balıkçılar lüfer, kofana torik gibi balıklar için çaparilere 'maçula' denilen altı-yedi kilo civarında ağırlıklar takıyorlar. 'Akışbaşı' av bölgesinin başlangıç noktası kabul ediliyor ve balıkçı buraya yaklaşırken horoz tüyü ile donatılmış çaparideki 40-50 arasındaki iğneyi teker teker denize bırakıyor. Yaklaşık yüz metre uzunluğundaki çapari teknenin peşinde sürüklenirken, üçlü fırdöndüye bağlı maçula akışbaşında denize atılıyor. Hızla Boğaz'ın derinliklerine doğru inen maçulayı izleyen çapari dipte ters akıntıya kapılarak yön değiştirip teknenin önüne geçiyor. Tekne motor gücüyle ters akıntıya karşı yol almaya çalışsa da her geçen dakika akışbaşından aşağılara doğru sürükleniyor. Çapari dip akıntısıyla Karadeniz yönüne, tekne üstteki akıntıyla Marmara yönüne sürüklenirken balıkçı motor gücünü yükseltip azaltarak ana oltayı 'apiko'da tutmak zorunda. Olta denizden tekneye ön taraftan yirmi derece civarında bir açı ile geliyorsa apikoda demektir ve her şey yolundadır. Çaparideki tüylere aldanıp yakalanan ilk balıklar olanca güçleriyle kaçıp kurtulmak isteyince balıkçının işi kolaylaşıyor. Sağa sola açılıp hareketlenen çapari diğer balıkların hemen dikkatini çekiyor ve birkaç dakika içinde boş iğne kalmıyor.
    İlk balıkların yakalanışını titreşimlerden hisseden balıkçı ile çaparisi arasındaki bu ince bağlantı iğnelerin dolmasıyla kesiliyor. Bundan sonra olayın en zor bölümü, çaparinin patlatılmadan sağ salim yukarı çekilmesi kalıyor. Çaparinin, tekneye çekilirken dip akıntısı ile balıkçının aşırı güç kullanması sırasında ortaya çıkan tazyikle kopmasına 'çapari patladı' deniyor.
    Balıkçı deyimiyle iğne iğneye dolup kütük gibi olan çapariyi yerinden oynatmaya insan gücü yetmeyeceği için motordan faydalanılıyor. Bazı balıkçılar ana oltayı küpeştedeki ıskarmoza bir tur doluyor. Bazıları da koluna sararak teknenin motor gücünü dikkat ve sabırla kullanarak ters akıntıda onlarca balıkla beraber altı-yedi kiloluk maçulanın iyice ağırlaştırdığı takımı 'havalandırmak' için ter döküyor. Maçulanın ters akıntıdan kurtulmasıyla ağırlık azalıyor, avladıklarında teknenin en az elli metre önünde olan çapari ve balıklar da hilal şeklinde bir yarım daire çizerek üst akıntıyla teknenin arkasına geçiyor. Bundan sonrası balıkçı için birkaç dakika süren keyifli bir hasat mevsimi.
    Atlas İstanbul Özel Sayısı / Ocak 2005
    ><((((º>`·.¸¸.·´`·.¸¸.-> BALIKÇI FORUM <-.¸¸.·`´·.¸¸.·`<º))))><

  2. #2
    __Reis__ basli balikcilik - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesajlar
    843
    Tecrübe Puanı
    0

    Standart

    Alıntı BURHAN REİS Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Boğaz'da Voli

    Gezginci balık türlerinin sürüler halinde Karadeniz'e geçişleri ve dönüşleri aylar süren bir zaman diliminde gerçekleşiyor. Boğaz'ın bütün balıkçıları, bu sürülerin peşine düşüyor, voli atıyor, ağ geriyorlar. Ancak avlanan balık miktarı her geçen yıl azalıyor.
    YAZI VE FOTOĞRAFLAR: KADİR CAN

    Haliç'ten, Çengelköy'den, Sarıyer'den ya da Adalar'dan günün hemen her saati suya fırlatılan yüzlerce olta. Kimi, insanın önce ihtiyaçla başlayan sonraları bir başarı da saydığı en eski geleneği 'bir canlı yakalamayı', kimi hala yaşamak için avlanmayı umanların ellerinin arasında. Ancak pek de masum bir denize sahip olmayan İstanbul Boğazı'nda balıkçılık oldukça zahmetli, emek ve sabır isteyen bir iş. Gün geçtikçe değişen teknolojiden yararlananlarla, geleneksel yöntemleri kullananlar arasında bozulması zor bir eşitlik var: Denize çıkınca ne olacağını hâlâ kimse bilmiyor.


    İstanbul Boğazı, Kireçburnu önlerinde coşkulu bir faaliyet var. Gırgır tekneleri, Karadeniz'den Marmara'ya sürüler halinde geçen balıkları kıstırmaya çalışıyor. Balıkçıların 'voli' dediği iş yapılıyor. Atılan ağlar çekiliyor, yakalanan balıklar yedek motorlarla Kumkapı'daki hale gönderiliyor.

    İstanbul'un balıkçılıktaki önemi, lüfer, palamut gibi ekonomik değeri yüksek gezginci balık türlerinin periyodik seyirleri sırasında, üremek için Karadeniz'e gidiş gelişlerinde Boğaz'dan geçmelerinden kaynaklanıyor. Kumpakı Su Ürünleri Hali'nde yapılan açık arttırma usulü satışlardaki fiyatlar, tüm illere yansıyor ve İstanbul'un bu konudaki önemini pekiştiriyor.
    İstanbul Boğazı'nda Sarıyer ve Beykoz ilçelerinin yanı sıra, Karadeniz sahilindeki Şile yoğun bir balıkçı nüfusuna sahip. Rumelikavağı, Rumelifeneri, Anadolufeneri, Garipçe ve Poyrazköy İstanbul'un tipik balıkçı köylerinden. Kumkapı'dan Silivri'ye, Kadıköy'den Tuzla'ya kadarki sahil şeritlerinde onlarca barınak, balıkçıların üssü durumunda. Gırgır takımı adı verilen büyük balıkçıların yanı sıra, binlerce ağ ve olta balıkçısı da Menekşe, Göksu, Riva dereleri, Kurbağalıdere ile Boğazın diğer irili ufaklı koylarında bulunup yakın çevrelerinde avlanmayı tercih ediyor.
    Gezginci balık türlerinin sürüler halinde Karadeniz'e geçişleri ve dönüşleri aylar süren bir zaman diliminde gerçekleşiyor. Boğazın hemen tüm balıkçıları, bu sürülerin peşine düşüyor. Ancak avlanan balık miktarı her geçen yıl azalıyor, fiyatlar genellikle bu nedenle zaman zaman astronomik rakamlara çıkıyor.

    Boğaz'da Yeni Balıkçılık

    Oysa yerlisinden gezgincisine her tür balığın yaşadığı İstanbul Boğazı ile Marmara, 30 yıl öncesine kadar doğal bir akvaryum niteliği taşıyordu. Lüfer, palamut, uskumru, kolyoz, karagöz, işkina, levrek, çinekop, sinarit, barbunya, pisi, dülger, kılıç ve orkinos gibi farklı cins balıklar, ıstakoz, böcek, karides gibi deniz canlıları için Boğaz ve Marmara uygun bir yaşama alanıydı.


    İstanbul sularında bilinçsiz avlanma sonucu yok edilen balıklardan biri de kalkan. Balıkçılar artık kalkanbalığını sadece Karadeniz'de uluslararası sularda avlayabiliyorlar. Ancak, uluslararası sularda avlanmak kolay değil ve pek çok riski beraberinde getiriyor.



    O dönemde pamuk ipliğinden yapılan ağlarla avlanan balıkçıların ahşap teknelerinin boyu 20 metreyi geçmiyor, motor güçleri ise ancak iki yüz beygiri buluyordu. Ay doğmadan önce ve battıktan sonraki zaman diliminde yani 'Ay karanlığı'nda denize açılıyorlardı. Teknelerinin burun kısımlarına uzanıyor, küpeşteden baş aşağı sarkıyorlardı. Gündüz ve açık mehtaplı gecelerde dağınık olarak dolaşan balıkların, zifiri karanlıkta bir araya gelip oluşturdukları 'yakamozları' görmek için pür dikkat bekliyorlardı. Balıkçı motorunun gürültüsü veya gözcü tayfaların ara sıra yakıp söndürdüğü el feneri ışığından ürken balık sürüleri harekete geçince ay karanlığında bir ışık seli oluşturup kendilerini ele veriyorlardı.
    Balıkçıların 'denizin dibi bir anda yoğurt gibi bembeyaz oldu' dedikleri o andan sonra, bir taraftan ağ atılıyor bir taraftan da 'inşallah lüfer değildir' duası ediliyordu. Ağlar çekilirken içeride kalan balığın lüfer olduğu anlaşılırsa hemen iki yaka tekrar açılıp sürünün çıkıp gitmesi sağlanıyordu.
    Son derece yırtıcı bir balık olan lüfer, pamuk ipliğinden yapılan ağları adeta yer, birkaç dakika içinde paramparça ederek çekip gidebilirdi. İstanbul Boğazı'ndaki bu ilkel ancak deniz canlılarına en az zarar veren dengeli balıkçılık 1970'lerin başında yayınlanan 1380 sayılı 'Su Ürünleri Sirküleri' ile sona erdi. Balıkçılara açık deniz balıkçılığı adı altında krediler açıldı, ithalatta gümrük muafiyeti olmak üzere çeşitli kolaylıklar sağlandı. Çok güçlü motorlar, boyları 40 metre civarındaki sac tekneler, balık bulucu cihazlar ve naylon ağlarla donatılan gırgır takımlarının birer ikişer denize açılmasıyla balıkçılığımız çağ atlayarak ilkel balıkçılıktan elektronik balıkçılığa geçti ve modernize oldu. Bu yeniliklerle de insan bir ölçüde hükmen galip duruma geldi.

    Her Gün Tonlarca Balık Denize Döküldü

    Balıkçıların modern balıkçılığa geçişlerinden sonra ilk yıllar Boğaz'ın ve bağlantısı Marmara ile Karadeniz'in bakir sularında avlanan miktar o kadar fazlaydı ki, satılamayan tonlarca balık her gün Azapkapı'daki Hal'den denize dökülür oldu. Gerekli önlemler alınmadan ellerine tutuşturulan kredilerle modernleşip çağ atlayan balıkçılar, yaptıkları bilinçsiz avla gün geçtikçe tükenişin zeminini oluşturdular. Önce uskumru, ardından kılıç, levrek, sinarit, barbunya gibi balık türleri ortadan kayboldu.
    Deneyimli olta balıkçılarının 'Onlar bizim bekçi köpeklerimizdi!' dedikleri orkinos balıkları da 80'li yılların ortasında yok oldu.
    Bugün 78 yaşındaki İstanbul Boğazı'nın efsane oltacısı İrfan Yürür, balıkçılığa ilkokula başladığı yıl heveslendi. İrfan Reis, Boğaz'a ilk savurduğu oltayı, 1930'lu yılların başında at arabalarının çoğunlukta olduğu Sirkeci'de kendi elleriyle yaptı. Atların kuyruklarından kopardığı kılları bükerek yaptığı oltasıyla vapur iskelesinde tuttuğu istavriti, ardından da babasından yediği dayağı unutmadığını anlattı. 'İskelenin üzerinde yakaladığım istavrite hayran hayran bakarak, ‘Hey babam hey!' dedim, sonra zaferimi gören var mı diye kafamı kaldırıp baktım, babam elinde sopayla koşar adım geliyordu.' İrfan Reis, yediği dayaktan sonra balıkçılığa daha büyük bir tutkuyla sarıldığını söyledi. 'O yıllarda arabacılarla tam bir savaş hali yaşıyorduk. Onlar kovalıyor biz kaçıyorduk. Sirkeci, Eminönü kazan, biz kepçeydik. Bazı arkadaşlarım da atlardan yedikleri çiftelerle sakat kaldılar.'



    Ilık, güneşli bir sonbahar günü… Marmara ve Karadeniz'de fırtına var; Boğaz ise sütliman. Balıkçıların deyimiyle 'karıncalar su içiyor.' Gırgır takımları Kireçburnu önlerinde 'çorba parası'nı çıkarmak için voli yapıyor. Onların bu hummalı çabası, kıyıdakiler için güzel bir seyirlik



    [FONT="Comic Sans MS"]



    Fırtınadan kaçıp, Boğaz'dan geçiş yapan balıkları 'çorba parasına' avlamaya çalışanların arasında artık tarihe karışan ahşap gırgır takımlarından biri hâlâ var: Yakamoz. Boyları 40 metre civarında, değerleri bir-iki trilyon lira arasındaki tam donanımlı sac gemilerden oluşan ultra modern açık deniz gırgır takımlarının arasında, yani bir çeşit kurtlar sofrasında çorbaya kaşık sallamaya çalışıyor.
    Buna rağmen balıkçılar arasında yazılı olmayan bir centilmenlik anlaşmasının varlığı hissediliyor. Reisin 'Mola' emrinden sonra, peş motorunun ana tekneden ayrıldığını gören diğer takımlar süratlerini arttırıp sağa sola kaçışarak, ağ dökerek bir daire oluşturana yol veriyor ve rahat çalışmasına olanak sağlıyorlar.
    Yakamoz'un reisi Sırrı Ayan, kaptan köşkündeki rengarenk çizgilerden oluşan balık bulucu cihazların ekranlarına bakmaktansa pürdikkat diğer teknelerin hareketlerini izliyor.

    Çorba Parası: Beş Çift Torik

    Büyükdere-Kireçburnu arasındaki koyda kimse balık bulucu cihazları dikkate almıyor. Gırgır takımları mola durumuna girme çabasındalar. 'Burada kurnaz olmayan mola edemez, çorbayı da içemez' diyen Sırrı Reis, diğerlerine nazaran demode takımına karşın kurtlar sofrasında tam bir deniz kurdu. Karadeniz'in çeşitli illerinden gelen tayfalar Yakamoz'un güvertesinde ve peş motorunun içinde hazır bekliyor. Sırrı Reis aradığı pozisyonu bulur bulmaz 'mola' diyor. Ağın bir ucunu tutan peş motorunun ayrılmasından sonra hızla geniş bir alanı daire şeklinde çeviren Yakamoz'da yoğun bir çalışma temposu başlıyor. Peş motorundaki ağın ucunun bağlanmasından sonra dibe inen kurşun donanımlı yakada bulunan çelik tel, ırgat tarafından çekiliyor. Bu sırada atılan ağın iki yakası tamamen birleşmediği için arada boşluk oluşuyor ve yakalanan balıklar buradan kaçabiliyor. Buna önlem olarak iki yaka arasına çelik tel çekiliyor ve ağın bir torba şekline gelmesine kadar bu açık kalan aralığa beyaza boyanmış bir metre boyunda sahte, madeni bir balık sarkıtılıp sürekli hareket ettiriliyor. Bu işlem geceleri, su geçirmez bir kabın içine yerleştirilmiş flaşörle yapılıyor.
    Gündüz sahte balıktan, gece flaşörün ışığından korkan balıklar açık kalan aralıktan kaçamıyor. Kurşun yakadaki çelik telin çekilip ağın tam bir torba halini almasından sonra iş tayfalara düşüyor. Bom direğindeki dev makaranın yardımıyla içeri çekilen ağların çok dar ve sık gözlerden oluşan son bölümü olan bocilikten, yakalanan balıkların kaçması imkansız gibi.
    İçinde toplanan yaklaşık iki ton ağırlığındaki denizanaları nedeniyle tayfalar tarafından güçlükle içeri alınan bocilikteki beş çift torik balığına bakan 'Yakamoz'un reisi Sırrı Ayan, 'Çorba parası çıktı, buna da şükür' diyor.
    Mayıs-eylül ayları arasında uygulanan av yasağı sırasında tayfalar köylerine dönüyor. Gırgır takımları tepeden tırnağa bir bakım, onarım ve hazırlık dönemi geçiriyor. Av mevsimi yaklaşırken büyük balıkçıların karşısına bu kez tayfa sorunu çıkıyor. Takımda yer alacak tayfalar seçildikten sonra ailelerine bir süre geçinmeleri için para veriliyor. Mevsim süresince tayfaların bütün ihtiyaçları karşılanıyor.
    Özel tüketim vergisi alınmayan ucuz mazotun büyük balıkçı takımlarına nefes aldırdığını belirten Sırrı Reis, 'Balıkçılık yamalı bohça, delikli fıçı gibidir. Dertlerin biri biter diğeri başlar. Ucuz mazottan bir rahat nefes alırken karşınıza bakıyorsunuz tayfa sorunu çıkmış. Denizde işler iyi gitmeyip, bereket azalınca bir bakıyorsunuz tayfaların birkaçı kaçmış. Ödediğiniz peşin paraya mı yoksa mevsim ortasında yarı yolda kaldığınıza mı yanarsınız' diyor.
    hey gidi sırrı amca be ne adamsın adamın kralısın benım için murat abi kavakta görürsün inlaki çok slm söyle benden bu yazıyıda bi çıktı al ona benım yolladığımı söyle

  3. #3
    Moderators MURAT GÜNAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2010
    Yaş
    50
    Mesajlar
    1.006
    Tecrübe Puanı
    259

    Standart

    selam emre selamını iletirim çıktıyıda aldım:)
    MURAT GÜNAY
    RUMELİ KAVAĞI-SARIYER
    21/01/1969


  4. #4
    Meraklı
    Üyelik tarihi
    Jan 2010
    Yaş
    49
    Mesajlar
    22
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart

    Çok çok güzel bir anlatım olmuş.
    Yazandan ve paylaşandan Allah razı olsun.

    Balıkların ve balıkçılığın düştüğü bugünkü durumu Şimdi çok daha net anlayabiliyoruz.

    .
    Tarhan
    Bahçeşehir -İstanbul-1970
    A RH+

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Zargana voli ağı
    By tolgakertik in forum Ağ Balıkçılığı
    Cevap: 23
    Son Mesaj: 15.01.12, 19:47
  2. Boğazda Voli
    By kenane in forum Güncel Deniz Haberleri
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 12.09.10, 20:37
  3. Istanbul'da balıkçılığın tarihi
    By Burhan Reis in forum Balıkçı Kahvesi
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 13.03.10, 17:47
  4. Boğaz'da avlanan balıklar alarm veriyor
    By LüFerCi in forum Güncel Deniz Haberleri
    Cevap: 4
    Son Mesaj: 20.12.09, 23:43
  5. Istanbul'da balıkçılığın tarihi
    By aFaLa in forum Balıkçı Kahvesi
    Cevap: 3
    Son Mesaj: 19.11.09, 08:46

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
BALIKCI FORUM