ÇEVRE KİRLİLİĞİ VE BALIKÇILIK SEKTÖRÜNÜN KONUMU
18. yüzyılda başlayan sanayi devrimi, insanoğlunun doğayla olan ilişkilerinde köklü bir değişimi de beraberinde getirmiştir. Bu değişim 21. yüzyılın ilk on yılının sonunda küresel boyutta kelimenin tam anlamıyla bir çevresel krize dönüşmüştür. Çevre sorunlarının doğal yaşam ile birlikte insanlığı tehdit eder noktaya gelmesi, sorunun yaşamsal önemini de açıkça ortaya koymaktadır.

Oysa günümüzden 39 yıl önce 1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı’nda doğal çevrenin korunması amacıyla alınan bir kararla 5 Haziran Dünya Çevre Günü olarak kabul edildi. Hal böyle olmakla beraber dünyamızın 40 yılda çevrenin korunması konusunda geldiği nokta dramatiktir ve geleceğe bakışı da karamsar kılmaktadır.

Doğal çevrenin kirlenmesi bütün ülkelerin ortak sorunudur. Dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’mizde de Dünya Çevre Günü ulusal düzeydeki etkinliklerle gündemi doldurmaktadır. Her yıl 5 Haziran günü geldiğinde, başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere diğer hükümet yetkilileri çevre korumacılığının önemine ilişkin mesajlarını yayınlarlar. Ülkenin her bir yanında mahalli mülki amirleri, ilgili bakanlık yöneticileri çevreyi koruma ve kollama adına güzel söylemlerle konunun önemini vurgulamaktalar. Hatta ülkemizde bu etkinlik gün olarak değil, hafta olarak yani Dünya Çevre Haftası olarak kutlanır. Eğitim kuruluşlarında çevre ile ilgili olarak şiir, kompozisyon, resim yarışmaları yapılır ve ödüller dağıtılır. Soyut ortamda bütün bu aktivitelerin olumluluğuna karşın, somut yani doğal oluşumda bu olumluluğu toplum olarak görebiliyor muyuz. Buna verilebilecek yanıt en gerçeksi haliyle ne yazık ki “Hayır”dır.

Çevre konusunda halkın gözlemlediği ve bu konuda geldiği nokta ile politikacı ve sanayici birlikteliğinin verdiği mesajlar arasında bir bağlantı kurabilme olasılığı yoktur. Nasıl olsun ki ABD’nin 1970’li yıllarda yani Dünya Çevre Günü’nün kabul edildiği yıllarda 25 milyon ton olan zararlı atık üretimi, 2000 yılı itibarıyla sanki diğer dünya ülkeleriyle alay edercesine 500 milyon tona ulaşmıştır (Kaynak: Dnya evre Gn Kutlama Deil Mcadele Gn Olmaldr- Dr Ethem Torunolu/Burak Karaman Uysal :: www.sendika.org). Torunoğlu, E. & Uysal, B.K. 03 Haziran 2005 - Dünya Çevre Günü Kutlama Değil Mücadele Günü Olmalıdır).
Ülkemizde de durum benzer konumdadır. Anayasamızın 56. maddesi “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir” denilmektedir. Oysa Türkiye’de çevre sorunları göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Hava, toprak ve denizlerimizle ile ilgili sorunlar katlanarak yoğunlaşmakta ve yaşam ortamı kalitesini düşürür düzeyde artışlar yapmaktadır.
Örneğin; yakın geçmişe kadar Marmara Bölgesinin Trakya kesiminde her şey yerli yerindeydi. Çevresel sorun ise ya yoktu veya şayet varsa olanlarda eşantiyon düzeyindeydi. Şimdi günümüzdeki Ergene Havzası ile ilgili bir bilgilendirmeye göz atalım. “Ergene Havzası can çekişiyor! Türkiye’nin en verimli topraklarına sahip bölgelerden biri olan Ergene Havzası çarpık kentleşme ve vahşi endüstriyel üretime kurban edildi. Nehirlerin, derelerin siyah aktığı, denizlere zehir taşıdığı havza, adeta can çekişiyor. Alınan tedbirler hakkıyla uygulanmadığı için soruna çözüm getirmiyor.
Sadece fabrikalar değil Ergene Havzasını kirleten. Belediyeler de, geri dönüşüm tesisleri olmadığı için çöplerini havzaya boşaltıyor. Havza neredeyse çöplüğe dönmüş durumda. Buna bölgedeki vahşi tarım teknikleri ve aşırı su tüketimi de eklenince, olumsuzlukların önüne geçilemiyor. Pirinç üreticileri, havzadaki çevresel sorunlar yüzünden kan ağlıyor. Rekolte kaybının yaşandığı havzada yaşanan tarımsal kayıplar ise milyonlarla ölçülüyor (Kaynak: Yeşil Dünya. Yıl 1, sayı 3. Aralık 2009).
Bu tür olumsuzluklardan sonuç itibariyle nasibini alan ve kirletici unsurların er geç ulaştıkları son ortam denizlerdir. Bu nedenle Ergene Havzası’nın tüm olumsuzlukları Marmara Denizi’ne enjekte edilmekte, haliyle denizin su kalitesi bozulmakta ve ortamdaki canlı kaynakların konumu her yönüyle olumsuzluğa itelenmektedir.

Ergene Havzası ve Marmara Denizi örneğinde olduğu gibi bu ürkütücü gelişmelerden en büyük payı denizlerimiz almakta, dolayısıyla konu birey olarak herkesi, ama final noktasında meslek olarak da öncelikli planda balıkçılık sektörü temsilcilerini ilgilendirmektedir.

Çevre sorunlarına neden olan tüm zararlı maddeler sonuçta balığın yaşadığı ve balıkçının mesleğini gerçekleştirdiği ortama yayılmaktadır. Dolayısıyla bu ortama yapılan etkilerden zarara uğrayacak kesim balıkçılık sektörüdür. Bu nedenle sucul ortamlarla ilgili sorunlara ilkin balıkçıların ve balıkçı kuruluşlarının eğilmesi gerekir.

Balıkçılarımızın denizlerimize ve onun bünyesinde barındırdığı tüm canlı kaynaklara sahip çıkmaları, sahip çıkmanın da ötesinde konunun bayraktarlığını yapmaları gereklidir. Öncelikle bir balıkçı ve bağlı bulunduğu örgütü denize sahip çıkmazsa kim çıkacaktır.

Denizler insanoğlunun besin güvenliği açısından özel önem taşır. Besin güvenliği de insanın yaşamını sürdürmesi için olmazsa olmaz konumundadır. Oysa olay sadece besin güvenliğini değil, tüm canlıların yaşam güvenliği ile sürdürülebilirliğini de ilgilendirmektedir. Bu nedenle ‘çevre’ kavramı ile ‘çevre sorunları’ sözcüklerini çok iyi algılamak gerekmektedir. En sade şekliyle ‘çevre’ bir canlının etrafıdır. ‘Çevre sorunu’ ise etrafın doğal koşullarının bir insan faaliyeti sonucu değişmesidir.

Hiçbir birey, hiç bir meslek, hiçbir toplum yeryuvarında cereyan eden çevresel yıpranma ile ilgili gelişmelerin sonucunu görmezlikten gelemez. En önemlisi insan olarak dünyaya gelmiş her bireyin doğaya karşı mutlak bir sorumluluğu vardır ve bu sorumluluktan kendisini soyutlama hakkı da bulunmamaktadır.

Bu yaklaşım balıkçının kendisi ve sektörü içinde ağırlıklı bir şekilde geçerlidir. Her balıkçı doğayı ve onun devamlılığını sağlayan kuralları bilmek zorundadır. Herkes öncelikle çevre ahlakına sahip olmakla yükümlüdür. Peki nedir çevre ahlakı. Buna verilecek yanıt ise; herkesin yaşanabilir bir çevre yaratılması ve bunun devam ettirilmesi için bizzat sorumlu olduğu bilincine sahip olması ve bu hususta kendini vicdanen görevli hissetmesidir.

Balıkçı nedir? ‘Balığı avlayan ve bunu meslek edinen kişi’ tanımlaması bu sözcüğün karşılığıdır ama balık avlayamayınca uygulamada avcısı da olur mu bunun? Onun için günümüzde balıkçılar için avcılık ikinci görev oldu, bu kirlilik yüzünden. Bu nedenle istense de istenmese de, bilsen de bilmesen de, birinci görev olarak çevreci olmak üstelik soyut değil, eylemci çevreci olmak zorundasın. Denizleri kirlilikten, kirletenlerden koruyasın ki balık olsun, o olduğunda da avını yaparsın, balık olmayınca neyi avlayacaksın ki!..

Doğa ve onun bir parçası olan denizlerdeki baş döndürücü olumsuz değişimler balıkçı kavramını ve onun yükümlülüklerini köklü bir değişikliğe uğratmıştır, sorumluluk alanını genişletmiştir. Değinilen konular nedeniyle balıkçı tüm insanlığın önünde bu saatten sonra iyi bir çevreci, iyi bir çevre jandarması ve en son olarak avcı olmak durumundadır. Çünkü sucul ortamlardaki canlı kaynakları işleten odur, dolayısıyla ona yansıyan ve yansıyabilecek tüm olumsuzluklardan ortamı arındırma çalışmalarının, girişimlerinin, eylemlerinin de bir parçası olma durumundadır (Kaynak: Bilecik, N. 2003. Herkes Yerine. Denizler Çölleşmeden, Balıklar Yok Olmadan. Final Ofset Matbaacılık. İzmir).

Balıkçılar ve bağlı bulundukları kooperatifleri veya birlikleri, sucul canlıları bünyesinde barındıran denizleri, her türlü hukuki ve siyasi ortamlarda konunun asli sahibi olarak ilgili arenada gerek düşünce gerekse fiziki olarak yerini almalı ve sektörün menfaatlerini kollamalıdır. Eğer denizlerimiz, doğal ve yapay göllerimiz ile akarsularımız kirlilikten olabildiğince arındırılabilirse o ortamdaki canlı kaynaklar varlıklarını sürdürebilme şansını bulacaktır. Bu da bir getiri olarak balıkçıların hanesine kazanç olarak kaydedilecektir. Aksine bir durumda canlı ya bulunmayacak veya kaynağın ticari gücü olmayacaktır. Bu da balıkçının hanesine zarar olarak girecektir. Bu nedenle balıkçı kesimince sucul ortamın korunması balık avcılığından önce gelmeli ve çevrenin yani sucul ortamların her türlü olumsuzluklardan arındırılması da temel bir ilke olarak benimsenmelidir.
Nezih BİLECİK
Deniz ve Balıkçılık Bilimcisi

Not: Bu makale “Dünya Çevre Günü ve Balıkçılık Sektörünün Konumu” başlığı altında “Vira” Dergisinin Haziran 2011, sayı 56, sayfa 60-63’te yayınlanmıştır.