Meltem U. RUSCUKLU - İzmir - 03 Aralık 2009 Perşembe
Cittá Slow’un Atatürk’ü bile bir başka!


Biliyorsunuz, günümüzde her şey hızlı. Hızlı yemek yiyor, hızla kilo alıyoruz. Hızlı aşk hayatımıza karşın, bir türlü tatmin olamıyoruz. Hızlı iletişim kuruyor, hızla birbirimizden uzaklaşıp yalnızlaşıyoruz. Anlayacağınız tüm bu koşuşturmacada “haz” sizlere ömür!

İnsanı sürekli ve hızla tüketen bir robota döndürmeyi amaçlayan bu hız konseptine karşı, 1999 yılında İtalya’nın Chianti kentinde birileri “farklı bir hayat tarzı olmalı” diyerek yepyeni bir hareket başlatmış: Cittá Slow. Yavaş Şehir.

Harekette bereket vardır ya, iyi ki böyle bir hareketi başlatmışlar. Bugün dünyanın 121 Cittâ Slow’unda gürültüden patırtıdan uzak, keyifli bir hayat sürmek mümkün.

Hıza karşı yavaşlığı yaşam biçimi haline getiren yavaş kentlerden bir tanesi de artık Seferihisar. Türkiye’nin ilk Cittá Slow’u.

Peki şimdi Seferihisar’da hayat ağır çekim mi olacak? Arabalar çöpe atılıp yalnızca bisiklet mi kullanılacak. Tabii ki hayır. “Bu Yavaş Şehir de nedir” diyorsanız, girin Google’a, binlerce bilgi sizi bekliyor. Ancak şu kadarını söyleyeyim; bir ilçenin Cittá Slow unvanını alabilmesi için 60 kriteri yerine getirmesi gerekiyor. Bu kriterlerden bazıları, ilçenin doğal yaşam konseptine sahip çıkması, organik gıdalar üretip tüketmesi, çevre dostu olması, yöresel yemeklere önem vermesi.


Yöresel tat dedim de Seferihisar’ın Harmola’sını anmadan geçmek olmaz. “Anlatılmaz, yaşanır” diye sinir tellerimi geren bir söz var; harmolanın tadını vurgulamak için maalesef kullanmak durumundayım. Özellikle üstüne sızma zeytinyağı ve kırmızı pul biber döküp, sonra da kızarmış ekmeğe sürerek yediğinizde bana hak vereceğinizi düşünüyorum.

Gelelim benim favori sığınağım Sığacık’a... Doğal olarak o da Cittá Slow kapsamında. Sığacık, çölde açmış bir nilüferdir sanki. Keşfedilmeyi bekler. Çekiciliğinin farkında olmasına karşın son derece mütevazıdır. Doğası bozulmamıştır. Yolda yürürken, Alaçatı’da olduğu gibi, sokak ortasındaki masalarında servis bekleyen insanların kafasının üstünden porsiyonu 40 liralık spagetti tabakları geçiren garsonlarla çarpışma korkusu yaşamazsınız. Bir yandan ellerindeki cep telefonları ile avaz avaz konuşup gülüşen, bir yandan da “cıstak cıstak” müzik dinleyen tank vari siyah ciplere rastlamazsınız. Balıkçılar, turistler, belde sakinleri rahat, huzurludur. Koşan birini görmeniz pek olası değildir. Sığacık’a adım attığınız an hayatın tam anlamı ile yavaşladığını hissedersiniz.

Sığacık’a gelip de SİT alanı ilan edilen kale içinde bir arabanın bile zar zor geçeceği sokaklarda yürüyüş yapmadan kente dönülür mü? Tabii ki hayır. Kapı önlerinde oturup birbirleri ile sohbet eden kadınlarla selamlaşır, dilerseniz siz de muhabbete katılırsınız. Sakın şaşırmayın; evlerin kapıları, camları ardına kadar açıktır. Hiçbir gürültü, patırdı da taşmaz sokağa.

Meydana bakan kahvelerin hemen bir arka sokağındaki çardak altındaki kahvede oturup çay -kahve içmenin tadına ise doyum olmaz. Servise gelince... Biraz yavaştır. Varsın yavaş olsun. İçtiklerinizden de sohbetten de haz alırsınız.

Kapitalist sistemin üretim yerine tüketimi dayatan, dünyanın kaynaklarını hızla yok eden yapısına bir tepki olarak doğan Cittá Slow kavramı, sizin anlayacağınız Sığacık için biçilmiş kaftandır.

Ya küçücük meydanındaki Atatürk heykeline ne demeli? İlk gördüğümde, “Yok canım, güneş gözlerimi kamaştırdı, yanlış görüyorum herhalde” demiştim. Nasıl şaşırmayayım; ülkemizin tek yazlık giysili Atatürk heykeli ile karşı karşıyaydım. Her yerde sert yüz ifadesi ve askeri üniforması ile bir atın üzerinde konumlandırılan Atatürk, bu yavaş kentte bir yelkenlinin üzerinde, ayakta, bir kolu arkasında, üzerinde sade bir pantolon ve kısa kollu bir gömlekle denizi seyreder.

Gülten Akın, İlkyaz adlı şiirinde, “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” der ya... Mandalina bahçeleri ile çevrili, mercandan sinarite, lagostan karagöze, fangriden ıskaroza Ege balıklarının doğal havuzu olan Sığacık, ince şeyleri düşünüp anlamak için birebirdir!