Defne Koryürek

Balık denince akla hamsi gelir, lüfer gelir, palamut, kalkan gelir. Palamutla kırmızı soğan, hamsi ile mısır unu düşer yan yana. Akla coğrafya gelir. Mevsimler gelir. Yabanla modern birarada balıktan tutunur hayata, anılar karışıverir. Ama laf değil, tezgâhtaki dört balıktan biri çiftlik üretimi artık ve ülkemiz su ürünleri üretiminde, yani dünyada ton, levrek, çipura üreten çiftlikleri en hızlı büyüyen üçüncü ülke.

Elbette. Beşikteki çocuk bile biliyor: çiftlik balığı süpermarketteki şubat domatesinden, aralık patlıcanından farklı değil!

Sahi, İstanbullu yılın 12 ayı bulsa ne fark eder levreği? Ya da körfezin içinde doğup büyüyen İzmirli çocuklara reva mıdır çipurayı sadece “3 tanesi 1 kilo” edecek boyda görebilmeleri? Peki, ya nesli tükenen, avı uluslararası kotalarla sınırlı orkinosu tanımayan oğulların, kızların kavanozda ton balığını sağlıklı ve omega 3 dolu diye yığmaları dolaplarına, makul müdür?

Nasıl olmasın, yabanda balık mı kaldı diyeceksiniz. Haklısınız tabii. Haklısınız haklı olmasına da; çiftlik balığı neyle besleniyor sanıyorsunuz ki?!

Seferihisar’da, Karaburun’da, Bodrum’da, yani taa oralarda, uzakta bir köyde kıyamet koparttıran çiftliklerde üretilen bu balıkların yemi, balık unu ile karıştırılmış soya biraz da vitamin ve mineralden başka bir şey değil! Malum, soyanın üretimi ülkemizde çok limitli. Genetiği değiştirilmiş mısır ve soyaya Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından verilen yem amaçlı ithalat izni, bu sektörü de destekliyor şüphesiz. Huzursuzluğumuz baki, bu levreklerin çipuraların üretiminde GD soya hiç kullanılmasa bize yeter mi? Bu yem, bu hâliyle adil mi, sürdürülebilir mi?

Yemin önemli bölümü balık unu. Yani balığın fabrikalarda işlenerek dönüştürüldüğü hâli.

Rakamları hatırlayalım:

Bu yıl tezgâhlarımızdan 700 bin ton civarı balık geçmiş. Bunun yüzde 26,83’ü çiftlik üretimi.

Kalıyor lüferiyle, barbunu, dili, tekiri, palamutu, istavriti ve ortalamada 160-170 bin tonhamsisi ile yaklaşık 500 bin ton.

Ama ülkemizde hamsi avı bununla limitli değil; sorunca “toplamda her yıl yaklaşık 450 bin ton avlanır”, deniyor! Yani tezgaha inen hamsinin iki katı kadarı başka yere gidiyor. Rakamlar net değil, kayıtdışısı çok. Deniyor ki “buzhaneye de gidiyor” ama evet, bizde neredeyse tezgâhta tükettiğimiz kadar hamsi, balık ununa dönüyor görünüyor.

Vayyy!

Balık unu olup orkinosu, çipurayı, levreği besleyen bu hamsi... ki aslında lüferin, palamutun, yunusların yemi! Bu hamsi ki Abhazya’da başka, Gürcistan’da başka kurallarla avlanıyor. Bu hamsi ki Karadeniz’in bereketi. Karadeniz ki Boğaz’ın, Marmara’nın, Ege’nin... Bu hamsi ki, “ne 160 bin ne 170, ne de 450 bin ton” deniyor, balıkçının tamamı tarafında “kayda geçeni bu” diye altı çizilerek ifade ediliyor, “daha çoktur” diye isyan ettiriyor.

Balık denince akla hamsi gelir, lüfer gelir, palamut, kalkan gelir. Palamutla kırmızı soğan, hamsi ile mısır unu düşer yan yana. Akla coğrafya gelir. Mevsimler gelir. Yabanla modern birarada balıktan tutunur hayata, anılar karışıverir.

Ama ya hamsi yabandan yakalayıp una çevirip, içine bir dolu malzeme katılıp, hatta genetiği ile oynanmışlığından huzursuz olacağım soya ile takviyelenip levrek olur, çipura olur, ton olur ve gelirse tezgâha... Sen ben biz aldığımızda, fileto yapıp, dilim dilim ısmarlayıp, kutuları dolaba yığdığımızda lüfere, palamuta, yunusa ne kalır?

Peki, nasıl olur da olabilir, bir kilo hamsi 1,5 liradan satılabilir?

Ben haftaya devam edeceğim, dilerim siz de okuyor olun.