Denizlerimizi nasıl koruyalım? Son zamanlarda kamuoyunda balık çiftlikleriyle ilgili sık sık tartışma yaşanıyor .
Bu tartışmalarda turizm kesimi balık çiftlikleri kapatılsın diye feryat ediyor.
Gerekçe olarak ta denizlerin kirlenmesi ve yatların bu koylara girememesini sebep gösteriyorlar .
Hemen belirtmek gerekir ki bu yazının amacı yanlış yere kurulan ve denizleri kirleten balık çiftliklerini aklamak değildir.
Ancak konuyu derinlemesine incelemeden tek yanlı bilgilerin kamuoyuna aktarılması üzücü.
Öncelikle , balıkçılığın bu ülkede geliştirilmesi gerektiği 1. İzmir iktisat kongresinde ortaya konmuş ve sonuç bildirgesinde balıkçılığın ve denizlerin mutlaka halkın refah seviyesinin yükseltilmesi doğrultusunda kullanılması tutanaklara geçirilmiştir.
Ülkemizde artan nüfus ve bunun dengeli bir şekilde beslenmesi sorunu bizlerin denizlerde daha fazla üretim yapmamızı zorunlu hale gerektirmektedir. Çünkü su ürünleri tüketimi yılda kişi başına ülkemizde 10 kg bile değilken AB ortalaması 40 kg, Japonya’da ise 80 kg’ın üzerindedir. Bu ülkede Tokyo körfezinin içinde bile su ürünleri üretimi yapılmaktadır. Diğer yandan, son 20 yıldır adeta üretim sözünden korkmaya başladık. Oysa üretim ekonomik bağımsızlığın temelidir. Üretmek ve verimlilik biz Türklerin şiarı olmalı. Bunun için denizlerimizde uygun doğal koşullar bulunmaktadır.Ayrıca ülkemiz 8353 km lik bir kıyı uzunluğuna sahiptir.Söz konusu bu uzunluk değişik , ekolojik koşullara sahip olduğundan farklı su ürünleri türlerinin yetiştiriciliğinin yapılmasına son derece uygundur. Öyle ki yat turizmine de, balık çiftliklerine de, tatil köylerine de, korunması gereken denizel türlere de bu ülkenin kıyılarında yeterince yer bulunmaktadır.
O halde olmayan nedir?
Olmayan uzun ve orta vadeli planlama, kurumlar arası işbirliği, ortak çözüm arayışları, bilimsellikten uzaklaşma, bilimsel düşünme eksikliği.
O zaman şu soruyu cevaplandıralım.
Başka ülkeler nasıl yapıyor yani turizm ve balık çiftlikleri nasıl bir arada olabiliyor?
Örneğin yılda denizlerde 6 milyon ton su ürünleri üreten Japonya’da bu iş nasıl çözümlenmiş?
Sistem tamamen işbirliği ve ortak çıkara dayalı çalışıyor. Ama temel felsefe şu ; kıyılar balıkçılara aittir. Bununla ilgili imparatorluk kararnamesi geçen yüz yıl çıkarılmış, kıyılar balıkçı kooperatiflerinin görüşüne göre planlanıyor. Denizde yer tahsisi serbest ve ücretsiz. Sadece denizi ve kıyının korunması ile ilgili kooperatife belli bir miktar ücret ödeniyor. Bu örnek bizim için uç olabilir ama dayanışma , anlayış ve denizin kullanılmasını göstermesi açısından ilginç…
Peki komşumuz Yunanistan bu işi nasıl yapıyor?
Sadece Ege denizinde 400’ün üzerinde balık çiftliği var. Turizm de ise yine bizden önde her koyda, plajda, sahilde tesisi var. Bu çiftlikler denizi kirletmiyorlar mı?
Bize en yakın Sakız, Midilli gibi adaların her tarafı çiftliklerle kaplı. Sadece levrek ve çipura üretimleri yılda 200.000 ton.
Aynı balığı, aynı üretim tekniğini , aynı suyu , aynı güneşi aynı yemi kullanıyor bu iki ülke. Birinde yani Türkiye’de 60.000 ton üretim var, denizleri sadece çiftlikler kirletti tartışması devam ediyor.
Komşuda ise hiçbir yaygara yok, karşımızdaki ülkede sivil toplum kuruluşları yok mu?
Şüphesiz var. Bu ülke AB ülkesi olduğu için daha fazla çevreye saygı göstermeleri gerekmez mi?
Veya balık çiftlikleri bu kadar tehlikeli ve zararlıysa AB ülkeleri niçin bunları kapatmıyor da aksine üretimi teşvik ediyor. Demek ki anlayış ve politika farklı. Denizlerin kullanımında başka paydaşlara da yer veriyorlar, sadece turizmciler değil denizi kullanan diğer sektörlere de yaşama hakkı tanıyorlar. Temel amaç ise üretimi artırmak. Bu arada üretimden denizlerini kullanmak ve planlamaktan aciz Türkiye pazarını ele geçirmek.
Kocaman 70 milyonluk devasa bir iç pazar düşünsenize…
Bu ülkede balık yetiştirilmezse ithalatı nereden karşılayacaksınız?
Tabii ki en yakın komşunuzdan, hatta dostunuzdan! Bu işin sürdürülebilir olması, kirletmeden balık yetiştirmek mümkün değil mi sorusunu soran yok. Bizdeki turizmin denize yaptığı olumsuz etki balık çiftliklerine oranla kat kat fazla . Bütün koylar, sahiller, körfezler beton ormanlarıyla dolu. Arıtma derseniz yok denecek kadar az. En tanınmış turizm beldelerimizin atık su arıtılmaları eksik veya yok. Tatil siteleri ve 2. konutlar yine öyle .Buralara AB standartlarını uygularsanız plajlarını kapatmanız gerekebilir. Kıyılar yağmalanmış durumda, yoğun ve ucuz turizm Türkiye kıyılarını tahrip etti bıraktı. Türkiye kıyılarında turizm adına işgal edilmeyen yer kalmadı. Dalyan’da 20 yıl önce kurulması planlanan otelin temelleri bile hala orada duruyor. İstanbul’daki Park Otel ortada, peyzaj, korunması gereken türlerle ilgili en ufak bir planlamanın emaresi bile yok. Denizlerle ilgili her bakanlık ayrı bir strateji planı yapar ve uzlaşma aranmaz bizde , kinse kimseyi dinlemez, çünkü herkes yeni güç ve yetki peşindedir.
Binlerce yatın gezdiği Ege denizinde acaba sintine alımı yapılıyor mu? Yat turizmiyle uğraşanlar bu konuda hangi çabayı gösteriyorlar, merak edilmeyecek gibi değil.
Ama günümüzde üretim yaparak katma değer üretip marka olacaksanız teknolojiye ve insana yatırım yapacaksınız.Eğer üretim yapmazsak doları ister demirle çapalayın ister halatla bağlayın durmaz. Çünkü verimsiz ve üretimsiz bir toplumsunuz üstelik bunun farkında değilseniz bu daha da kötü. Balık çiftlikleri konusunda karar vermeden önce şu soruların cevabını vermemiz lazım. Ucuz balık yemek istiyor muyuz? Tüketim toplumu olmaya devam edecek miyiz. Örneğin İran’dan karpuz, otel yapmak için kestiğimiz zeytin ağaçları yerine İtalya’dan zeytin fidesi ithal edelim mi? Denizlerin korunmasını isterken temel kirleticilerin ne olduğunu biliyor muyuz? Acaba turizm sektörünün kullandığı masmavi koylar şimdi ne halde? O güzelim kum plajlarının yanındaki çirkin şezlonglar birbiriyle ne kadar uyumlu? Turizm endüstrisinin ucuz balık ihtiyacı yok mu? Ülkemizde su ürünleri fakültesinden her yıl mezun olan binlerce öğrenci nerelerde iş bulabilir. Üretim yapmayan ülkemiz tüketici konumunda ne kadar kalacak ve tüketim için sürekli yurtdışına ne zamana kadar borçlanacak?
Akdeniz ülkeleri arasında kendi öz kaynakları ile Yunanistan’ın peşinden ikinci büyük üretim kapasitesine sahip ve Avrupa Birliği ülkelerine tek hayvansal ürün ihracatını yıllardır onların standartlarında yapabildiği için gerçekleştiren bu sektörü karalamadan önce biraz düşünmek lazım.
Evet , sığ sulara kurulan , kirlenme riski oluşturan su ürünleri işletmeler kaldırılsın veya çalışma izinleri iptal edilsin.
Derinlik için en az 10 metre , kıyıdan uzaklık ve işletmeler arası uzaklık için standartlar oluşturulsun , yem kalitesi artırılsın , deniz ulaşımına engel olmasın , en önemlisi bunların çevresel etkileri düzgün bir izleme programına tutulsun .Yer tespitleri düzgün yapılsın bütün bunlar kabul ama Turizm sektörü de kendine bir çeki düzen versin , özellikle olamayan veya çalıştırılmayan arıtmalar için bir eylem planı açıklasınlar Denizlerin korunmasına katkıda bulunsunlar.
Unutmayalım ki bu ülkede deniz kirlenmesinde temel kirleticiler kara kökenlidir.
Bakın ebedi önderimiz Atatürk ne diyor; “Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybederler”.
Üretimden korkmayacağız ve denizleri koruyacağız.Yoksa toplum olarak aç kalabiliriz...kaynak