8 sonuçtan 1 ile 8 arası

Konu: Emekliler

  1. #1
    Reİs Burhan Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Yaş
    59
    Mesajlar
    5.697
    Tecrübe Puanı
    934

    Standart Emekliler

    EMEKLİLER…
    Eklenti 5442
    18 Temmuz 2010 Pazar Saat 10:00


    Mevsim, kıştan bahara yönelmişti.

    İki arkadaş, otomobille İstanbul’dan İzmit yönüne doğru ilerliyorlardı.

    Bir iş ziyareti dönüşüydü.

    İkisi de takım elbiseli ve kravatlıydı.

    Hava kararmıştı.

    Gebze’den Dilovası’na doğru iniyorlardı ki, direksiyondaki Müştak;

    “Tavşancıl’da balık yiyelim mi?” diye sordu.

    İsmet, güzel fikir, dedi.

    Dilovası yol ayrımından otoyolu terk edip D-100’e geçtiler.

    Az sonra Tavşancıl sahilindeydiler.

    Sahilde, balıkçı iskelesi önündeki o salaş balıkçı lokantasının yerinde yeller esiyordu.

    Araçtan çıkıp bir süre dolgu alanına baktılar.

    “Tuu, sonunda buranın da canına okumuşlar. Sahili dolduruyorlar. Lokantayı da yıkmışlar” dedi Müştak.

    “Doğa bir gün, kendinden alınanı yine geri alacak. Ama cehalet bunu ne bilsin?” diye ekledi.

    Dönüş için birkaç adım atmışlardı ki, İsmet, tek göz odalı gecekonduya benzeyen, içinden belli belirsiz loş bir ışık yansıyan barakayı fark etti.

    “Bak, duvarda ‘Izgara-Tava balık’ yazıyor. Gel bir şansımızı deneyelim” dedi.

    Barakaya doğru yürüdüler, içeri girdiler.

    Orta yaşlı mekan sahibi, takım elbiseli konuklarını ilgiyle karşıladı.

    Mekanın en güzel masasına buyur etti onları.

    Onlar da mekanın içindeki diğer konukları selamladılar, selam aldılar.

    Barakanın denize bakan güney cephesi kalın bir naylonla kapatılmıştı. Oturdukları masa da tam buradaydı!

    Rüzgar naylonun arasından yol bulup içeri giriyor, ayaklarını üşütüyor, hemen önlerindeki sobanın alevi ise adeta yüzlerini yalıyordu!

    Büyük bir sobaydı. Ama kapağı yoktu! Sobada yakılan lodos atığı kalın tahta parçalarının ucu sobanın biraz dışında kalıyordu!

    Müştak; “Balık yemek istiyorsunuz, neler var, ne yiyebiliriz?” dedi.

    Mekan sahibi; “Burada ne bulursan onu yiyeceksin beyefendi!” diye yanıtladı.

    İki arkadaş birbirine baktılar, belli belirsiz gülümsediler ve “peki abi, sen uygun gördüğün şekilde sofrayı donat” dedi İsmet.

    Mekan sahibi hazırlığını yaparken onlar da mekan içindeki insanları ve mekanı incelemeye başladılar.

    Zemin topraktı. Mutfak bölümünün önünde görüntüleri sık sık kayan siyah beyaz eski bir televizyon duruyordu.

    Bir masada iki genç bira içiyorlardı.

    Öteki ve son masada ise dört yaşlı adam bir yandan iskambille bir oyun oynuyorlar, bir yandan da rakılarını yudumluyorlardı.

    Masada iki yaşlı adam daha vardı.

    Biri, sürekli gazel okuyor, öteki çişi gelenin yerine yedek oyuncu olarak giriyordu oyuna!

    “Masaya bak gör gelecekteki halimizi İsmet” dedi Müştak.

    Sonra, küçük not defterini çıkarıp notlar almaya başladı.

    Müştak, yerel bir gazetede köşe yazarıydı.

    Kendine ait bir ticari şirketi vardı.

    Ayrıca, bir kamu kuruluşunda Yönetim Kurulu üyesiydi.

    Bu son görevinde pek huzurlu sayılmazdı.

    Genel Müdür’le pek anlaşamıyordu.

    Mekan sahibi yandaki ahşap masa üzerindeki küçük tüp gaz ocağında pişirdiği istavritleri ve duble bir salatayı masaya koyarken; “ Siz şimdi rakı da içersiniz!” dedi.

    İsmet, “Balık arkamızdan küfür mü etsin ağabey, tabi içeriz, sen bir küçük getir” dedi.

    Çatalları bırakıp, elle yumuldular balığa.

    Balık mı çok taze ve lezzetliydi yoksa çok mu acıkmışlardı?

    Rakıdan da ilk yudumları aldıktan sonra yan masadan gelen sesler, konuşmalar dikkatlerini çekti.

    Yaşlı konukların masasından neşe ve şamata fışkırıyordu.

    İlginç laf atmaları ve insanı hiç rahatsız etmeyen küfürlü bir konuşmaları vardı.

    Küfürlerden nasibini alanlar ellerindeki kartlardı!

    Müştak, not almayı sürdürüyordu.

    Ara sıra da gözleri yandaki bu renkli masaya kayıyordu.

    İçlerinden biri bir ara; “Arkadaşlar, beyefendileri rahatsız etmeyelim!” dedi.

    Dedi ama, muzip bir yüz ifadesi ve ses esnekliği ile söylüyordu.

    İsmet karşılık verdi; “Biz de Anadolu çocuğuyuz, ne beyefendisi?”

    Bu söz üzerine, yan masada kadehler Anadolu çocuklarına kaldırılıyordu.

    İsmet yine söze girdi; “ Ama bilesiniz, arkadaşım gazetecidir, hep not alıyor, burada gördüklerini gazetede yazabilir”

    Bu söz üzerine masadaki dört adam birden ayağa kalktılar, oturdukları yerde ellerini çırparak başladılar bir ağızdan söylemeye;

    “İster yaz, ister yazma! İster yaz ister yazma!”

    Bu şamatadan sonra tekrar bütün kadehler havaya kalktı.

    Az sonra iki arkadaş bu sevimli insanların masasındaydılar.

    Güzel bir sohbet başlamıştı.

    Hepsi de emekli olan bu insanlar, haftada bir gün bu mekanda toplanır, birlikte yer içer sonra oyun oynarlarken içlerini dökerek rahatlar, huzurla evlerine dağılırlarmış.

    O gece aralarında olmayan başka emekli arkadaşları da varmış.

    Onları da andılar, yeni dostlarına tanıttılar.

    Bir ara nasıl olduysa, İsmet; “Arkadaşım aynı zamanda X A.Ş’nin yönetim kurulu üyesidir” dediğinde, bir adam hışımla ayağa kalktı ve Müştak’ın yüzüne hışımla bakarak söylendi; “Oğlumun katili!”

    İki arkadaş bir anda donup kaldılar.

    Şaşkındılar.

    - Ne katili beyefendi, diyebildi Müştak.

    Adam; “Senin yönetim kurulu üyesi olduğun o şirkette benim oğlum çalışıyor. Geçen hafta oğlumu görevden aldınız, daha ne olsun” dedi.

    Müştak yine sordu; “Oğlunuzun adı, görevi nedir?”

    - Ahmet Karamsar, Şef olarak çalışıyordu, şimdi kızakta, dedi.

    Müştak rahatlamıştı.

    “Beyefendi, biz yönetim kurulunda Müdürlerle ilgili tasarrufta bulunuruz. Şef düzeyine kadar yetki genel müdürdedir. Yani oğlunuzun katili ben değilim” deyince, masadaki adamlardan birinin tok sesi yükseldi; “Beraat!”

    Masanın neşesi yeniden gelmişti.

    O gece zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar.

    Her adamın ayrı ve güzel bir yaşam öyküsü vardı.

    Hayata bağlı, yaşadıklarını hoşgörüyle karşılayabilen insanlardı.

    İçlerinden biri; “Biz haftaya Çarşamba akşamı yine buradayız. Mutlaka sizi de bekleriz. Gelir misiniz?” dedi.

    Müştak da İsmet de söz verdiler; “Mutlaka geleceğiz” diye.

    Bir başka adam uyardı; “Bak, mutlaka gelin ha! Gelmezseniz, küfrü yersiniz!”

    Gülüştüler, vedalaştılar.

    Yol boyunca konuları o sevimli insanlardı.

    Aradan bir hafta geçti.

    Müştak, akşamki dost masası için güzel bir helva da aldı.

    İsmet’i aradı; “Hadi İsmet, geç kalmayalım, küfrü yeriz yoksa” dedi.

    İsmet ise, o geceye rastlayan önemli bir futbol karşılaşmasını izleyip öyle gitmeyi istiyordu.

    İsmet’in dediği oldu.

    Biraz gecikmeli de olsa yola çıktılar.

    Sağanak yağışlı bir havaydı.

    Yol almak hayli zordu, Müştak; “Hay dilimizi eşek arısı soksun, b.k mu vardı söz verecek. Bunun bir de dönüşü var” diye söyleniyordu.

    İsmet daha bir mülayimdi.

    Maç da dilediği gibi bitmişti ya, gerisi hoştu.

    Sonunda mekana vardılar.

    İçeri girdiklerinde herkes ayaktaydı.

    İçlerinden birinin sesi yankılandı; “Ben demedim mi gelir bu i…ler diye!”

    Bir şey diyemediler, adam takdir duygularını ifade ediyordu!

    İki yeni emekli ile görevden alınan Ahmet Karamsar da gelmişti.

    Masalar birleştirilmiş, beyaz bir örtü serilmiş, beyaz porselen tabaklar konmuştu masaya.

    Biri de, “bunlar maçı izlemek isterler, mahcup olmayalım” diye evinden renkli televizyonunu getirmiş.

    Masaya meze çeşitleri ve kallavi salatalar konmuştu.

    Helva da gelince sofrada kuş sütü eksik kalmıştı!

    O gece yemekler yendi, sohbetler edildi ve her gece gibi sonlandı.

    Tekrar buluşmak için söz verilmedi!

    Ama tekrar buluşabilmek için dilek ve temennilerde bulunuldu.

    Güzel bir gece yaşanmıştı.

    Bu gece unutulamazdı, unutulmadı da.

    Birkaç gün sonra gazetede Müştak’ın yazdığı yazı yayınlandı.

    Aradan bir iki ay geçmişti. Yaz başlangıcıydı.

    Müştak, eşiyle birlikte aynı mekana uğradı.

    Mekanın bahçesinde bir masada oturup balık yediler.

    Müştak, bir ara lavaboya gitmek üzere mekandan içeri girdiğinde, bir sürprizle karşılaştı. Yazdığı “Tavşancıl’ın Güzel İnsanları” başlıklı yazı, bir çerçevenin içinde mekanın duvarında asılı duruyordu.

    “İşte, hayatın ödülü bu olmalı” diye düşündü.

    Şimdi, aradan yıllar geçti.

    O mekan yıkıldı gitti.

    Acaba yıkılan yalnızca mekan mı?

    Ya içindeki insanlar?

    Mustafa Küpçü



    Eklenti 5443







    Kaynak
    ><((((º>`·.¸¸.·´`·.¸¸.-> BALIKÇI FORUM <-.¸¸.·`´·.¸¸.·`<º))))><

  2. #2
    _Amatör_ Levent - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Yaş
    46
    Mesajlar
    3.298
    Tecrübe Puanı
    368

    Standart

    Tek kelimeyle harikaydı(anlatım).Teşekkür ederim.Aslında yok olan mekan değil kişiliğimizide yok etmekteler.Yok edilenleri saymaya başlarsak sayfalar yetmez.

  3. #3
    __BALIKCI FORUM__ özgürdeniz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Yaş
    57
    Mesajlar
    5.203
    Tecrübe Puanı
    0

    Standart

    Yazı muhteşem,bahtiyara dokundu.Aslında ayrı bir konu ama içinde denizden dolgu alan sözü geçince kendimi alamadım,hele lodosçuluk ayrı bir mana.Eskiden lodosçular vardı,kıyıya vuranı toplayan yani tahta taraba ve şimdilerde denizden dolgu alanlarımız var yani bildiğin beton duvar,sahi şu kaykay dediğimiz bizler doldurmadan önce güzelim kumsallarımızda lodosla eriyor olmasın?Kim araştırdı?Kim sorguladı?Denizlerimiz sahipsiz,arayanı soranıda yok,iki çift laf edelim desek belden aşağı vururlar efendim alkol almıştamı yazmış,evet alırım her gece 2 duble rakı ve rahatım komplekste yok ama utanırım yazmaya be hacı ottur günahı yoktur dediğin meret keyif verici ve sende en az benim kadar günahkarsın.
    Müfit Çıkrıkçıoğlu
    İstanbul

    KIYI BALIKCISI


  4. #4
    _Amatör_ Levent - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Yaş
    46
    Mesajlar
    3.298
    Tecrübe Puanı
    368

    Standart

    hacı ottur günahı yoktur dediğin meret keyif verici ve sende en az benim kadar günahkarsın. Bizden daha çok günahkarlar.Bizde riya yok...İkiyüzlülük yok....Kimseyide kandırmaya çalışmıyoruz....

  5. #5
    Vıp üye İhtiyar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    4.641
    Tecrübe Puanı
    958

    Standart

    Konuyu saptırmayalım.
    Herkes, ne yaparsa kendisine yapar.

    M.Mahir Ersin
    İstanbul 1945

  6. #6
    % 10O Lazoğli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Yaş
    53
    Mesajlar
    1.275
    Tecrübe Puanı
    0

    Standart

    Konu keyif olunca kulla yaradanın arasına girmek yanlış olur

    Bakın keyfinize başkasının bacağından asılmayacak kimse herkez

    KENDİNDEN MESUL


    34 D 1316

    BAKIRKÖY/İSTANBUL


    KİM NE YAPARSA KENDİNE YAPAR

  7. #7
    _Amatör_ Levent - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Yaş
    46
    Mesajlar
    3.298
    Tecrübe Puanı
    368

    Standart

    Neden bilmiyorumda,dolgu alan üstüne stad yapılacağı haberi üstüne tekrar okumak istedim...

  8. #8
    Reİs Burhan Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Yaş
    59
    Mesajlar
    5.697
    Tecrübe Puanı
    934

    Standart

    Plansız projesiz yapılan dolgu alanları doğayı tahrip edercesine yapılmakta.Yok olan yaşamlar yok edilen hayatlar.

    Yapılan Karadeniz sahil yol projesi deniz yaşam alanlarını okadar tahrip ettiki,anlatılırsa sayfalar yetmez.

    Bundan ders almayanlar yeni dolgu alanları yaratmaya çalışıyor.
    ><((((º>`·.¸¸.·´`·.¸¸.-> BALIKÇI FORUM <-.¸¸.·`´·.¸¸.·`<º))))><

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
BALIKCI FORUM