Geleceğin okyanusu


İklim değişikliği, balıkçılık, yer altı zenginlikleri: Kiel’de faaliyet gösteren sıradışı bir uzmanlar grubunda yer alan 240 bilim insanı tüm derinlikleriyle denizi araştırıyor.
Tim Schröder


Fırtınalı bir günde açık denize baktığımızda gördüğümüz şey uçsuz bucaksızlık, derinlik, tahayyülü zor bir kuvvettir. Dipsiz derinlikleri hatırlatan kabaran sular ürkütücüdür. Gemileri yutan, kıyıları döven bir kuvvet. Ama aynı zamanda yaşamın kökleri, milyarlarca insanın besin kaynakları bu sulardadır. Ne var ki özellikle de böylesine güçlü görünen okyanuslar kolay yara alabilmektedir. İnsan, trol ağlar kullanan devasa gemilerle burada balık avlamaktadır. Çöplerini, zehirli atıklarını ve binlerce ton gübreyi buraya dökmektedir. Petrol ve gaz çıkarmak için denizin derinliklerine elini uzatmaktadır. İklim değişikliği de buna tuz biber ekiyor. Dünyanın her yerinde bilim insanları denizdeki gidişatı saptamaya çalışıyorlar. Ama kolay bir iş değil bu, devasa bir çaba gerektiriyor, zira konu çok yönlü ve karmaşık. Okyanusları çözmek için çok farklı bilim dallarının bir arada çalışması gerektiğinin tartışma götürür tarafı yok. Biyologlar balık türlerini ve balık popülasyonlarını saptıyor, ekonomistler balığın dünya piyasasındaki ederini biliyor. Aşırı avlanan türlerin nasıl kurtarılabileceği ancak ortak çabayla bulunabilir.
Bu temelde Alman bilim insanlarının Kiel’de oluşturduğu bir girişim var; her biri kendi alanının başarılı uzmanlarını biraraya getiren, dünyada benzeri olmayan mükemmeliyet merkezi “Geleceğin Okyanusu” kümeleşmesinden (cluster) söz ediyoruz. Deniz bilimcileri ve jeologlar, yanısıra iktisatçılar, tıpçılar, matematikçiler, hukukçular ve sosyal bilimciler 2006 yılından beri burada, dünya denizlerini temelinden anlamaya çalışıyorlar. Bu kümeleşmeye katılanlar, Batık Denizi kıyısındaki kent Kiel’deki çeşitli araştırma kuruluşlarının çalışanları – Christian-Albrechts Üniveristesi (CAU), Deniz Bilmleri Enstitüsü (IFM-GEOMAR), Dünya Ekonomisi Estitüsü (IfW) ve Muthesius Sanat Yüksek Okulu. Mükemmeliyet merkezleri olarak düşünülen bilim kümeleşmeleri, Almanya’da federal yönetimin ve eyaletlerin ortak bir girişimi olarak belli alanlarda öne çıkan çeşitli üniversitelerde kurulmakta. Kiel’deki merkezde, iklim değişikliğinin ve diğer tehditlerin denizler üzerindeki etkisini, ve gelecekte denizlerin nasıl daha iyi korunabileceğini anlamaya çalışan 240 bilim insanı çalışıyor. Odaktaki soru şu: Okyanuslara mahvetmeden onlardan nasıl yaralanılabilir? IFM-GEOMAR’da çalışan fiziksel oşinografi uzmanı ve mükemmeliyet kümeleşmesinin sözcüsü Profesör Martin Visbeck “bizim amacımız, okyanusların sürdürülebilir yönetiminin yollarını bulmak” diyor. “Bugün bu ölçüde çok yönlü ve çok disiplini biraraya getiren başka bir deniz araştırmaları kuruluşu yok diyebiliriz.” Merkezde 13 yardımcı doçentlik kadrosu açılmış ve bu kadrolara yapılacak atamaların başka uzmanları da ekibe çekeceği düşünülüyor. Bu gelişme de sağlandıktan sonra okyanuslar burada tüm derinliğiyle araştırılabilir olacak.
CAU ekibine katılan Örneğin çevre ekonomisti Martin Quaas dünya ölçeğinde balık avlanmasını analiz etmekle görevli. IFM-GEOMAR’ın balık biyologlarıyla yakın işbilriği içinde çalışıyor. “Biyologlar okyanuslardaki balık türlerini ve popülasyonlarını belirleyerek, popülasyonun korunması için yakalanacak balık miktarının ne kadar olması gerektiğine dönük tahminler yapıyorlar”, diyor Quaas. “Ama gelecekte sürdürülebilir balık avcılığını gerçekleştirmek için bu yeterli değil.” Balık avcılığı alanındaki politikanın kökten değişmesi gerektiğini ekliyor. Ekonomist olarak ne yapılması gerektiğini, özellikle de yeni ve daha iyi bir balıkçılık için cazip gelecek yöntemleri söyleyebilecek olan uzman o. Bunun için öncelikle yapılacak şey, avlanma kotalarının ciddi ölçüde azaltılması. Aksi takdirde üremeyi sağlayacak yetişkin hayvan sayısı çok azalacak ve çoğalma gerektiği düzeyde olmayacak. “Bu vahim bir durum ve değişmesi gerekiyor.” Bugün halen yıllık avlanma kotaları ağırlığa göre belirleniyor. Her işletmeye bir yüzdelik oran veriliyor. “Bunun yerine parça sayısı vermek daha anlamlı, çünkü o zaman sadece büyük hayvanları avlama isteği artacaktır”, diyor Quaas.
Deniz hayvanlarının soyuna zarar vermeden avlama konusunda Güney Amerika’da başka bir yol bulunmuş. Midye ve deniz kestanalerinin popülasyonu orada yereldeki balıkçıların sorumluluğuna bırakılmış. Daha fazla öz sorumluluk, bu karardan beri balıkçıların da daha özenli davranmasına ve bir sonraki sezonda da yeterince avlanmaya olanak verecek sınırlar içinde kalma isteğini beraberinde getirmiş. Quaas, balık biyolojisi uzmanlığıyla ekonomide üretim yöntemleri bilgisinin buluşturulması sayesinde Almanya’da bir boşluğun kapatıldığını belirtiyor. Mükemmeliyet merkezi bu sayede, politik karar alıcılara dönük olarak, sektörün sürdürülebilir ve ekonomik biçimde devamı için neler yapılabileceği konusunda somut öneriler sunacak duruma gelmiş.
Büyüleyici tür çeşitliliği
Quaas’ın kendisi hayvan popülasyonları konusunda tahmin çalışmaları yapmıyor, ama bilgisayardaki simülasyonlar üzerinden türlerin hangi hızla eridiğini, balık avcılığının bu sürece etkisini inceliyor. Bu çalışmada Rainer Froese onu destekliyor. Froese uzun zamandır IFM-GEOMAR’da çalışıyor ve mükemmeliyet merkezinin ekibine dahil. Onun uzmanlaştığı konu, denizlerdeki türlerin çeşitliliğindeki dağılımın haritasını çıkarmak. Filipinli araştırmacılarla birlikte internette www.fishbase.org adresi altında en geniş kapsamlı balık ansiklopedisinin de kurucusu. Dünyanın her köşesinden araştırmacılar yeni keşfettikleri balık türlerini, balıkların yayılım alanları hakkındaki yeni bilimsel bilgileri veya balıklara ilişkin başka özellikleri “Fishbase”e bildirebiliyorlar. Froese ve çalışma arkadaşları da gelen bilgileri değerlendirip veri tabanına alıyorlar. Araştırmacı, Fishbase’in bilgilerinin başka bilim insanlarınca sıklıkla alıntılanmasından dolayı gurur duyuyor. “Bizim verilerimiz, birinci sınıf 1000 kadar yayında anılıyor”, diyor. Bu olağanüstü bir başarı. 2010 yılında biyologlar bir başka online hizmet olarak www.aquamaps.org platformunu devreye soktular. Burada 11.000 kadar türün popülasyonlarının yayılım alanlarını gösteren dünya haritaları var – bu platform tanınmış balık türlerinin yarısından fazlasını ve deniz memelilerini de kapsıyor. AquaMaps girişimi çok ayrıntılı çalışmalar sonucunda ortaya çıkmış. Heniz hayvanları arşivine, tek tek gözlemlerden yüzbinlercesinin yanısıra yüzlerce bilimsel yayından, canlıların anayurtları, tercih ettikleri su sıcaklıkları veya tuz oranları gibi ansiklopedik bilgiler de aktarılmış.
Froese, yayılma alanları haritasıyla (Dünya İklim Konseyi olarak da bilinen) Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) verilerini birleştirdiğinde ürkütücü bir manzara ortaya çıkmış: Dünya şu anki gibi ısınmaya devam ederse birçok balık türünün yüzyılın ortasına kadar ciddi sorunla karşılaşacak. Böyle bir durum özellikle aşırı soğuk sulara uyum sağlamış olan Güney ve Kuzey Kutpu balıkları söz konusu. Zira sudaki iki derecelik bir ısınma bile bu balıklar için öldürücü sonuçlar verebilir. Ama tropik bölge balıkları için de aşırı ısınma söz konusu olabilir. Ama araştırma merkezi bu tür saptamalarla kıyamet senaryoları yayma peşinde değil, işleri olumluya doğru çevirmeye katkı yapma isteğinde. Örneğin Froese’nin bir AB projesi çerçevesinde kullanıma soktuğu bir internet hizmeti “Seafoodguide” için olduğu gibi. Balık severler bir akıllı telefonla www.seafoodguide.org adresine ulaşıp, marketin derin dondurucusunda gördükleri balığın sürdürülebilir balıkçılık kurallarına uygun mu yakalandığını ve suçluluk duymadan yiyip yiyemeyeceklerini öğrenebiliyorlar.
Mükemmeliyet merkezinin ekibindeki tıpçılar Thomas C. G. Bosch ve Philip Rosenstiel çok farklı bir deniz canlısıyla ilgili çalışma yürütüyorlar. Sünger veya denizanası gibi basit yapılı organizmalar üzerinde çalışan araştırmacılar, insanın bağışılıklıkla ilgili hastalıkları, özellikle de insan bedeninin dış dünyaya geçiş noktası olan deride meydana gelen veya akciğer ve bağırsaklardaki hastalıkları (neurodermitis, astım veya bağırsak hastalığı Morbus Crohn) daha iyi anlamaya çalışıyorlar. Bugün bilindiği üzere bu hastalıklarda, normalde insana yararlı olan bazı bakteriler (örneğin sindirimi sağlayan bağırsak bakterileri) rol oynuyor. Bu ince ayarlı bakteriler bazı durumlarda sapıtabiliyorlar. Bu durumda da insan hastalanıyor. Denizanası ve sünger gibi basit organizmaların, bu konudaki araştımalara yararlı olması biraz şaşırtıcı. Ama aslında bu arkaik canlılarla insan organizması şaşırtıcı derecede birbirine yakınlık gösteriyor. Araştırmacılar bu canlılar sayesinde bağışıklık sisteminin temel özelliklerini daha iyi çözmeyi ve elde edilecek bilgilerle insanların tedavisine yararlı olmayı umuyorlar. Esas şaşırtıcı nokta: Deniz sakinlerinde bağışıklığa bağlı hastalıklara hiç rastlanmıyor. Tıpçılar başka projeler kapsamında da deniz organizmalarındaki iyileştirici maddeleri araştırıyorlar. Deniz salyongazlarından ve süngerlerden elde edilen ağrı ve kanser ilaçları birkaç yıldır piyasaya sürülmüş durumda.
Denizden bilgi almak
Çok şey vaadeden başka etkin maddeler okyanusların zemininde yatıyor. Araştırma grubu bu tür maddelerin yenilerini bulma konusunda katkı yapmak istiyor. Kiel’deki merkezin tıpçıları bunun için kullandıkları laboratuar gereçleriyle, deniz bakterilerinin kalıtım unsurları içinde, yararlı olabilecek türden protein maddelerinin inşa formüllerini içeren genleri bulmanın peşindeler. Merkezin sözcüsü Visbeck “tıpçılarla birlkte çalışma çok değerli” diyor. “Onların bilgileri deniz biyologlarının bilgilerini olağanüstü derecede zenginleştiriyor; sadece işin tıbbi yönleriyle ilgili olarak da değil. Çevresel değişiklikliklerin deniz hayvanları, tekil hücreler ve organizmaların özümleme süreçleri üzerindeki ayrıntılı etkilerini de inceliyorlar. Bu bağlamda öne çıkan konulardan biri de denizlerin asitlenmesi: Atmosferdeki karbon diyoksitin deniz tarafından emilmesi, gazozun içindeki gaz gibi bir etki yapıyor. Kielli araştırmacılar, gelecekte deniz organizmalarının durumunun ne olacağını anlamak istiyorlar.
Karbon diyoksit ve iklim değişikliği, içinde yaşadığımız dönemin acil konuları. Bu da mükemmeliyet merkezinin birçok projesinde yansımasını buluyor. Örneğin merkezin jeologları karbon diyoksitin deniz dibinde depolanması üzerinde duruyorlar. Bu ilke “karbonun yakalınıp depolanması” (CCS) olarak adlandırılıyor. Arkasındaki düşünce şu: Karbon diyoksit daha ilk aşamada, gaz veye kömürlü enerji santrali tesislerinde yakalanır, sonra sıvılaştırılır ve boru hattıyla veya gemilerle deniz tabanına pompalanır. Kiel’deki merkezde deniz biyologlarının da ekibin parçası olması sayesinde, böyle bir uygulamanın deniz içindeki çevre üzerinde hangi etkileri beraberinde getirebileceği isabetli biçimde araştırılabiliyor. Ayrıca jeologlar deniz dibinde bulunan başka değerli hammaddelerin çıkarılmasıyla ilgili de çalışıyorlar; Pasifik Okyanusu’nun dibinde maden filizleri, mangan kütleleri, patates büyüklüğünde milyarlarca mineral parçacıkları yatıyor. Bu hammaddelerin nasıl çıkarılabileceği henüz bilinmiyor. Bunun için gerekli teknoloji şu an yok. Kiel’de bu konuda da çalışma yapılıyor.
Deniz hukuku da merkezin ilgi alanlarından biri. Gerçi okyanuslarla ilgili birkaç yıldan önce üzerinde anlaşmaya varılan bir deniz hukuku sözleşmesi sayesinde Birleşmiş Milletler’in kapsamlı bir hukuk düzeni var, ama farklı devletler yine de sık sık karşı karşıya geliyorlar. Karada sınırlar net. Ama kıyıların uzağındaki insanlığın ortak mirası olan derin deniz tabanlarının durumu ne olacak? Örneğin deniz dibindeki bakterilerde veya süngerlerde sessiz sedasız yatan genetik kaynaklar, geleceğin tedavi maddeleri? Şimdilik Antartika’nın buz denizinin altında yatan, ama buz kütlelerinin erimesiyle ulaşılabilir hale gelecek büyük gaz ve petrol rezervleri nasıl paylaşılacak? Hukuk alanı araştırmacısı Alexander Proelß, şimdiye kadar emsal vakanın bulunmadığı denizdeki bu tartışmalı konularla yoğun biçimde ilgileniyor.
Merkezin araştırmacıları bazı durumlarla ilgili olarak verdikleri bilirkişi raporları uluslararası düzeyde kabul gördü. Bunun bir örneği Güney Kutbu denizindeki “demirle gübreleme” deneyiydi. Bir Alman-Hint araştırmacılar grubu, demirin besin bakımından yoksul deniz bölgelerinde yosunların gelişimini ne kadar tetiklediğini ortaya çıkarmak istiyordu. Çevreyle ilgili resmi kurumlar ve sivil toplum örgütleri duruma müdahale ettiler, araştımacıların eyleme geçmesi ertelendi. Polarstern adlı araştırma gemisi Güney Atlantik’te beklemeye başladı. Araştırmacılar her yeni gün yeşil ışığın yanmasını umdular. Proelß ve merkezin deniz bilimcileri büyük bir hızla raporlarını hazırladılar. Sonuç: Geçerli konvensiyonlar, araştırma yasağını haklı çıkarmıyordu. Deney başlayabilirdi. “Bu gibi örnekler, deniz hukukunun bugün yeni ve çetin sorunlar çıkaran bir konu olduğunu gösteriyor”, diyor Proelß. Şu sıralar Trier Üniversitesi’nden bir çağrı alan bilimci ekliyor: “Ama burada özellikle de, farklı disiplinlerin ne kadar sıkı biçimde iç içe geçtiği ve bizim kendi kümeleşmemizde üzerinde durduğumuz türden disiplinler arası çalışmanın ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor.”////