Görünmeyen Yüzler


Biz nasıl bir filmin içerisinde hangi rol ile çıkmıştık seyirci karşısına. Bizi yöneten, aksiyon diyerek insanlara kan ve şiddeti sevdiren o sevimsiz yüz nerede.

Yine Ayşecikler çıksın sahneye. Yine kollarında meyve sepeti, gözlerinde bayram sevinciyle şarkılar söylesinler sokaklarda. ‘Hayat sevince güzel' desinler. Bir taşı sevmeyi öğretsinler.

Neden kavgayı öğretirler ki, sevgiden uzak. Sırtımızda koca bir hayat neden illa çalış diyerek bir ömrü bir günde tüketirler.

Hani gökyüzünü süsleyen rengârenk kelebekler vardı da onların hikâyesini dinlemekten hiç usanmazdık.

Onlar bir ömrü bir güne sığdırıp, hayatı doya doya yaşardı. Onların hayatında yalan yoktu. Onların hayatında mutsuzluk ve kinde yoktu. Onların hayatında yalnızca kır çiçekleri vardı.

Kelebekler artık yok. Söyleyin kaçınız onları avladı. Kaçınız defter arasına sıkıştırıp kendine küçük bir koleksiyon yaptı. Söyleyin kaçınız daha körpe iken öğrenmişti can almayı.

Artık kelebeklerin üzerinde uçuştuğu kır çiçekleri de yok…

Doğum günlerim kuru, doğum günlerim cansız. Neden o kır çiçeklerini topraktan alıp da, sıkıştırırsınız küçük bir vazoya. Neden güzel olan her şeyi ait olduğu yerde canlı bırakmazsınız ki…

Pencerem bomboş. Kuşlar artık uğramıyor. Mandal sepetliğimin köşesindeki küçük yuva sessiz. Yoksa benim minik serçelerim büyümedi mi daha.

Hani özgürlüğü seven ve her fırsatta dile getiren sizler var ya, neden kuşların özgürlüklerini kısıtlayıp onları kafese koyar ki. Yoksa kendileri onları kıskanmakta mıydı?

Gölgelenip de salıncak kurduğum bir ağacım vardı. Meyveler toplardım dalından da asla doymazdım. Sonra bir kenara çekilir bulutlara bakar sizler için tertemiz bir dünya kurardım.

Benim dünyamda savaş yoktu. Benim dünyamda mutsuzluk, merhametsizlik yoktu. Benim dünyam barış kokardı, huzur kokardı, sevgi kokardı, şefkat kokardı, merhamet ve dürüstlük kokardı. Benim dünyamda yalan yoktu. Benim dünyamda insanlık vardı…

Artık ağacım da yok. Söyleyin hangi eller kıydı onun canına. Hanginiz dudağınızda aşk nağmesi, elinizde keskin bir bıçak ile üzerinden parçacıklar adlıda, can acısının feryadını duymadı.

Küçücük bir dere vardı. Ayaklarımı içine sokar taşlar arasından balık tutardım. Sonra kıyamaz suya bırakırdım. Sorsanız ki ne zevk alırdın bu oyundan. Avucuma bakar, ölüm ve yaşam arasında ki gözle görmekte güçlük çektiğiniz çizgiyi gösterirdim.

Küçücük bir can vardı orada. Ya çizginin ötesine geçip ölümü tercih edecektim, ya da öylece yerimde durup yaşamı. Ben yaşamayı tercih ettim.

Artık o dere kuru, balıklar yok.
Söyleyin kaçınız ölüm
ve yaşam arasıda ölümü tercih etti…

Akvaryumdaki balıklar kendi dünyalarından çok uzak. Denize atsan yem olur. Korunmayı bilmez. Saklanmayı bilmez. Yem olabileceğini, yok olacağını kestiremez.
Çünkü onlara yaşamayı değil de, ölmeyi öğretmiştiniz. Sırf gözlerinizi hoşnut etmek uğruna da pisi pisine ölürler. Hem de ait oldukları yerin millerce ötesi, cam bir kâse içerisinde.

Şöyle bir dönüp bakın çocuklarınıza. Yıllarca eğitim aldırıp içi doldurulacak boş bir kavanoz gibi bilgi arşivliyorsunuz körpecik kafalarına. Okul bitiyor. Akvaryumdaki balıklar gibi kendilerini bekleyen tehlikelerden habersizce öylece etraflarına bakınıp, ya av oluyor ya da kayboluyorlar. Şu ana kadar içlerinden sağ çıkan pek nadir. Çünkü her biri ayrı birinin farklı kalıbını yaşıyor.

Televizyonlara bir bakın. Kimi Polat oluyor, kimi Ezel. Kimi silah tutuyor, kimi ise poker. Kimi öldürmeyi bir gerek olarak görürken, kimi intikam diyerek gazel okumakta.
Ama hiçbiri insan olmaktan bahsetmiyor.

TV'lere bakın. Küçük yaşta kız çocuklarına erkek arkadaş yapıp, yuva kurduruyorlar. Henüz 18'ine bile gelmeyen kızlara aşkı, aldatmayı ve kaybolmayı öğretiyorlar. O körpecik kız çocukları babasız nice çocuklar doğururken, sizler çıkıyorsunuz meydanlara Anadolu'daki bir melek kadar duru olan kız çocuklarına sahip çıkmaktan bahsediyorsunuz. Küçük Ünzile'ler olmasın diye nutuklar atarken meydanlarda, Çağdaş, modern Ünzileler yetiştiriyorsunuz evinizin genç odasında.

Analar! Boşuna askerler yetiştirmeyin. Boşuna şehitler vermeyin.
Evlatlar! Sizde dağlara çıkıp da, kime hizmet edildiği bilinmeyen bir dava uğruna dağları pisipisine kirletmeyin.
Oturun aynı kâseden çorba içtiğiniz dostlarınızla kardeş olmayı öğrenin.
Dinlemeyi öğrenin, kükremeyi değil.
Sevmeyi öğrenin, ihaneti değil.

Geri getirin benim rengârenk kanatlı kelebeklerimi. Geri getirin kır çiçeklerimi, Geri getirin sizler için kurduğum tertemiz dünyamı.

Bırakın artık özenti bir hayat yaşamaya çalışmayı. Bırakın artık altın olmaya çalışıp da, elinizdeki yakutları karartmayı.
Kendiniz olmayı öğrenin. Değerlerinizi ellerinizden almalarına müsaade etmeyin.
Görmüyor musunuz her geçen gün çocukların beyinlerinden alınan parçacıkları.
O körpecik meleklere, aşkı değil, kardeş olmayı. Öfkeyi değil, sevmeyi. Hırsı değil, paylaşmayı. Kötü olmayı değil, iyi olmayı. Ölümü değil, yaşatmayı öğretin.

Hiç düşündünüz mü, bebekler niçin melek olarak doğup da, melek olarak ölmezler diye.
Onlar size bir emanet. Emanetlere sahip çıkmaktan kaçmak niye. Yoksa onları yoğuran eller hiç mi melek olmamıştı…

Tuğba ALTUN




Kaynak