NE YERSEK OYUZ 27.10.2013
Defne Koryürek
Hesabı siz yapın!
İki haftadır yazıyorum, bununla üç edecek ama bitmiyor balıkçının “balığın asıl koruyanı” konumundan kopup nasıl da “balığın düşmanı”na dönüştüğü konusu.. Gene de devam edelim, edelim ki neden balığı “ucuz” yediğimizi bilelim, doğayı nasıl oluyor da “sürümden kazanılır” hâlde talan ediyoruz anlayalım:
80’lerin ilk yarısında henüz tüm kayıklarımız 20 metre altı, ahşap ve ağları dâhil makul ve sürdürülebilir boyuttayken; “Özal’ın öngörüsü, Kahveci’nin zekâsı” denir, “Karadeniz ve Akdeniz gibi sularda av haklarımızı korumak üzere” filoyu yenilemek amacıyla sac ithal edilir. Kayıklar açık denizde balık tutabilme hayali ile yenilenmeye başlar. İmkânı yaratıp kayığını saca çevirenler orada durmazlar. Marmara’nın orkinosuna kapılıp gelen yeni müşterileri Japonların yardımı ile radarlar ve sonarlarla donatmaya başladıklarında teknelerini, büyüme o ilk adımla sınırlı kalmaz, hızla tüm balıkçıyı esir alır. 80’lerin Reagan ve Thatcher demek olduğunu unutmamak gerek! Sac kayık yaptıramayanların teknelerine bu yarıştan geri kalmamak kaygısı ile kuvvetli motorlar taktıkları, o motorları taşıyabilsin diye de burnuna beton döktükleri bile anlatılır o dönemde, İstanbul’da. Öylesine tuhaf ve öylesine kaçınılmaz bir yarış başlar ki balıkçı arasında, anlatmaya kelimeler yetmez.. Kayıklar büyür, ağlar büyük, motor kuvvet arttıkça artar. O yarış ki edinimi “en fazla balık”tır. Kazanmak için gereken yatırımsa, hemen değilse de hızla, balığın fiyatını aşar!
Peki, finansı kim sağlar?
İşin finans yanı ile ne Özal ne de onu takip eden başbakanlar ilgilenmişler aslında, başlangıçta tarımsal destek olarak görülüp Ziraat Bankası yoluyla kimi destekler sağlandıysa da, hemen hiçbir şeyi kâğıda dökülü, yazılı çizili olmayan, kooperatifi işlemeyen, sosyal güvencesi dahi olmayan balıkçının ihtiyaçları artıp, avı belirsizleştikçe, destek de azalmış. Bu süreç içerisinde balığını kendi pazarlamıyor oluşu, onu işleyecek yatırımı yapmaya nefes dahi bulamayışı balıkçının zaten en önemli sorunu olmuş. İhtiyaçları ile avladığı balığın fiyatı arasındaki ilişki kurulamadığı gibi balığını satan kabzımal tarafından finanse edilir hâle gelmiş. Ne devlet, ne gelip giden hükümetlerin tasası kooperatifler olup, öncelik hep şirketlere verilip, ortam da böyle bereketli olunca kuvvetlenen, kabzımallık yapanlar olmuş.
Öyle böyle bir kuvvet de değil!
Düşünün, bir makul boyutta gırgır teknesinin denize çıkmak için ağustos ayında harcayacağı rakam 150 bin lira! Biz Fikir Sahibi Damaklar olarak lüferin kuyruğunda kampanyaya başladığımızda 30 bin balıkçıyı temsil eden en önemli, en kapsayıcı balıkçı STK’sı Sür Koop’un genel başkanı tarafından iddia ediliyordu ki, İstanbullu gırgır reislerinin beş yıl geriden gelen, yani bey yıldır ödeyemedikleri ve her yeni yıl yeni bir katman olarak üstüne binen bir borçları vardı bu kabzımallarına!
Hesabı siz yapın.

Kendi kayığında kabzımala borç ödemek için avlanan reisin boy, yasak ya da kural tanıması mümkün müdür?

Geçen yıl çifti beş liradan satılan palamutları, bu yıl kilosu iki liraya kadar düşen hamsiyi hatırlayarak bir kere daha okuyun lütfen yazdıklarımı, balıkçı tutuyor tutmasına ve bizler de yiyoruz ama, kazanan kim?
Boşuna değil reislerin lüferde verdikleri kavga, protestoları, itirazları, “çinekop” yani sürüm sağlayan, para eden balığı tutma arzuları ve bizim dört yıl ve onca şikâyet, onca mücadeleden sonra hâlâ tezgâh tezgâh dolaşıp 14 cm’lik yaprak boyda lüferler buluyor oluşumuz!
Haftaya devam edeceğiz..

dkoryurek@fikirsahibidamaklar.org