9 sonuçtan 1 ile 9 arası

Konu: Karadeniz'de zehirli gaz tehlikesi H2S

  1. #1
    __BALIKCI FORuM__ kenane - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Mesajlar
    2.419
    Tecrübe Puanı
    352

    Icon9 Karadeniz'de zehirli gaz tehlikesi H2S


    Karadeniz'de zehirli gaz tehlikesi
    02 Aralık 2009 / 09:33
    Yapılan araştırmalara göre Karadeniz'in derinliklerinde biriken zehirli gazlar tehlikeli boyutlara ulaştı.



    Yapılan araştırmalara göre Karadeniz'in derinliklerinde biriken zehirli gazlar tehlikeli boyutlara ulaştı. Şimdilik deniz canlılarını yüzeye yakınlaşmaya zorlayan gazların yüzeye çıkma ihtimali korkunç felaketlere yol açabilecek.

    Karadeniz’in derinliklerinde zehirli gazların giderek artması sonucu, deniz canlıları, su yüzeyi ile 100 metre derinliğe kadar olan bir alanda yaşamlarını sürdürmek zorunda kaldı.

    Bilim insanları uyarıyor... "Zehirli gazların yüzeye çıkması veya yaklaşması halinde, hidrojen sülfür içeren çok zehirli gazların, kuvvetli dalgaların da etkisiyle Karadeniz çevresine yayılma tehlikesi var. Bu durumda deniz içindeki ve çevresindeki yerleşim birimlerinde yaşayan insanlar da dahil tüm canlıların zehirlenebilirler."

    Karadeniz’de, zehirli gazın yükselip yükselmediğini anlamak için ise bir araştırma başlatıldı.

    Türk, Alman, Ukraynalı ve Rumen bilim adamları, 11 Kasım’dan bu yana, Karadeniz’de, İstanbul Üniversitesi’nin Arar araştırma gemisiyle incelemeler yapıyor. Bilim adamları, belirli derinliklerden çamur ve su örnekleri alarak zehir seviyesini ölçüyor. Araştırma ekibi üyeleri, “Biz 150 metre olarak biliyorduk ama, zehirli gazlar 50 metre daha yükselerek, yaşama alanını su seviyesinden 100 metreye kadar düşürmüş” diyorlar. Bu arada 150 metre derinlikte ölü salyangozlara rastlanırken, alınan çamur örneklerindeki metan gazı da fokurdayarak tüplerin kapaklarını patlattı.

    AA
    .



    "Denizlerimize içtiğimiz suya gösterdiğimiz özeni gösterelim."

    Kenan Haydan
    (Tevellüt; Teşrini evvel miladi 1964)
    YENİKÖY-İSTANBUL

    http://www.amazing-animations.com/animations/fish40.gifhttp://img451.imageshack.us/img451/3605/coadmin7nz9.gif


  2. #2
    Meraklı
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Mesajlar
    8
    Tecrübe Puanı
    0

    Standart

    çok vahim ve acil bir durum bu..

    umarım yetkililer kısa sürede gerekli önlemleri alırlar...

    paylaşım için teşekkürler

  3. #3
    Vip Üye bnymnblr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Yaş
    41
    Mesajlar
    1.158
    Tecrübe Puanı
    185

    Standart Karadeniz Dünyanın En Büyük Oksijensiz su havzasıdır.

    Karadeniz dünyanın en büyük oksijensiz su havzasıdır. Karadeniz'in %87 si oksijensiz bölüm, %13 ü oksijenli bölümdür. Bu %87 lik bölüm H2S içermektedir ve burada canlılık yoktur. Karadeniz'de yaklaşık olarak 150 ila 200 metrenin altında canlı yaşamı görülmez. Ancak Bu H2S sürekli olarak artmakta bazi bilimadamları Karadeniz'in patlayacağını iddia etmişlerdi.

    300 milyon insanın atıksularının aktığı bu deniz, üzerindeki bu kadar yükü ne kadar kaldırabileceği merak konusudur.

    Malesef denizlerimiz için en büyük tehlike kirlilik.
    Eğer gerekli önlemler alınmazsa büyük doğa olayları çok yakında kapımızı çalabilir.

    Dünya üzerinde bu kadar çevre kirliliği olan bir yerde, yöneticiler nasıl oluyorda hala radikal uygulamalara gidilmiyor anlaşılır şey değil.

    masrafı ne olursa çekmez zorunda olduğumuz
    Artık çağımızın gereği
    ileri biyolojik arıtma
    ülkemiz kaynağını çevre yatırımlarına ayırmalı

    Karadeniz’de veya Türk Boğazları’ndaki olumsuzlukların meydana getireceği ilk zararlar deniz ürünlerinde görülmektedir ve bu etkiler şu anda ciddi boyutlardadır.
    Herhangi bir deniz kazası veya bahsedilen tehlikelerin sonucunda oluşabilecek bir felakette kaybolacak canlıların, doğal, kültürel ve tarihi değerlerin yanı sıra bu su yolundan yararlanan tüm ülkeler ve diğer ilgililerin ticari ve sınai zararları ile turizm, denizcilik ve deniz ürünleri sektöründeki kayıpları onarılamaz boyutlarda olacaktır.

    Bir çok ülkenin ticari ve siyasi çıkar gurupları, Karadeniz havzasını sadece geniş bir su haznesi ve deniz trafiğinden yararlanılan bir su yolu olarak görmekte ve bunun dışında herhangi bir yarar beklememektedir.




    Bu vesileyle Karadeniz'in H2S haritasını da buraya ekleyelim.



    Karadeniz dip sularında 2,5-3 milyon ton hidrojen sülfür (H2S) bulunmaktadır.
    Bu çok özel denizdeki dengeler korunmazsa ve iyileştirme çabaları hemen hayata geçirilmezse büyük felaketlerin yaşanması veya onarılamaz çevre kirliliklerinin ortaya çıkması mümkün olabilecektir.
    Kirlenmenin ilk etkileri yüzey sularında görülecek, giderek kimyasal dengelerin bozulması ile dip sularında bulunan sülfür ve HS iyonlarının parlayıcı, patlayıcı gaz fazına geçme olasılığı artacaktır.
    Bu gazın atmosfere karışması bile çok önemli ve onarılamaz çevre kirliliği yaratabilecektir. Başlangıçta su ürünlerinde gözükecek etkileri, daha sonra kimyasallarını çevreye salarak binlerce yıldır uyuyan kirlilik devinin uyanması ile tüm canlı hayatı için çok kötü, toplu ölümlere yol açabilecek sonuçlar ortaya çıkacaktır.
    Bu durumun bölge ülkelerini, boyutlarının tahmin bile edilemediği tehlikelerle karşı karşıya bıraktığı bilinmelidir.

    Kaynaklar : BSEP, DİB, Prof. Dr. Adnan Aydın,
    Kılavuz Kaptan Saim Oğuzülgen, A.Nihat Gökyiğit,
    Eremeev V.N, Suvorov, AM, Godin E.A, Haliulin A.H
    Derleyen ve Grafik : Yüksel Üstün
    Bünyamin

  4. #4
    vip
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    353
    Tecrübe Puanı
    50

    Standart

    tetbir alınmazise balıkçılığın sonu olur

  5. #5
    TUNCAY ŞEKER

    Standart

    ALLAH aşkına k.deniz içinde bunlar oluyor da hala lüferin boyu,orkinosun kulağıyla falanlan filanla veya bizlerin balıkları bitirdiği muhabbeti yapılıyor.peki bu arştırmaya katılan ist.ünv.yetkilileri kimi,hangi balıkçıyı,hangi kurum veya kuruluşu bu konda bilgilendirmiş?bırakın bilgilendirmeyi veya balığı bir yana hey millet denizler tamamen kirli duruma düşerse yani deniz dünyanın var olmasında büyük etken ise ve denizin kirlenmesiyle dünyada bir çok deyişimlerin olduğu aşikarken neden kimse tüm insanlığın aydınlanması için uğraşmaz,haberlere bakıyorsunuz mecliste ilk okul da yapılan kavgalar yapılıyor,günden tevratan kıssalarla birbirlerine vaizle geçiyor,yani bizim kendi içimizde yaşadığımız bazı kısır kavgaları devletin en üst erkanıda yaşıyor,hal böyle oluncada malesef kimse gerçeği görmediği gibi herkez de bizi suçluyor.lüfer 20 cm,orkinosa yaşam hakkı,beyler bizim yaşam hakkımız elimizden giderken hangi balığın bu sularda yaşam hakkı büyüme hakkı kalacak diye merak ediyorum.

  6. #6
    Reİs Burhan Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Yaş
    60
    Mesajlar
    5.697
    Tecrübe Puanı
    934

    Standart

    Hidrojen sülfür, renksiz, çürük yumurta kokusunda zehirleyici bir gazdır. 1796'da C. Louis Berthallet tarafından bileşiği meydana getiren elementler tâyin edildi. Formülü H2S şeklindedir.




    Çok şiddetli zehir olan hidrojen sülfürün 10-5lik bir konsantrasyonda da kokusu hissedilebilir. Sıvılaştırılmış hidrojen sülfür elektriği iletmez. Kaynama noktası -60,75 °C, erime noktası ise -83,70 °C'dir. Havadan 1.19 defâ daha ağırdır. Kaynama noktasında yoğunluğu 0,993'tür. Suda ve alkolde oldukça çözünür. Yanıcıdır. % 4,5-45,5 oranında hidrojen sülfür içeren hava patlayıcıdır.

    Hidrojen sülfür az miktarda petrolde, kaplıcalarda ve tabiî gaz kuyularında bulunur. Elementlerinden de elde edilen hidrojen sülfür laboratuvarlarda demir sülfür üzerine hidrojen klorür etki ettirmekle elde edilir. Saf hidrojen sülfür elde etmek için kalsiyum veya baryum, sülfür reaksiyona sokularak oluşturulur.



    Kaynak
    ><((((º>`·.¸¸.·´`·.¸¸.-> BALIKÇI FORUM <-.¸¸.·`´·.¸¸.·`<º))))><

  7. #7
    Reİs Burhan Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Yaş
    60
    Mesajlar
    5.697
    Tecrübe Puanı
    934

    Standart

    Hidrojen Sülfür Zehirlenmesi (H2SO3)



    H2SO3 doğada sülfür içeren organik maddelerin çürümesi sonucu ortaya çıkan yine endüstride bir takım işlemler sırasında oluşan gazdır. Bu gazla zehirlenmelerin tamamına yakını kazadır. Doğada özellikle lağımlarda mahzenlerde, mağaralarda, kömür madenlerinde, kuyularda ve petrol yataklarında bulunur. Yine petrolün rafinesi ve plastiğin eritilmesi esnasında oluşabilmektedir.
    Kimyasal laboratuarda çalışanlar, şeker pancarı işleyicileri, kuyu kazıcılar, tabakhanede çalışanlar H2SO3 zehirlenmesi riski olan kişilerdir.
    H2SO3; renksiz, düşük yoğunlukta ve çürük yumurta kokusu olan bir gazdır. Zehirlenme esnasında koku alma duyusunun süratle kaybolması nedeniyle sadece koklamakla kişilerin kendinin güvende olduğu hissi oldukça tehlikeli sonuçlar ve ölüm meydana getirir.
    Zehirlenen kişilerde ağrılı konjuktivit, ışık etrafında hale görülmesi, baş ağrısı, anozmi, duyu azlığı, bulantı, uyku hali, boğaz kuruluğu, öksürük, akciğer ödemi, ishal ve karın ağrısı gelişir.
    H2SO3’ün 0,9-3,8 mg/lt üzeri letal dozudur. CN gibi H2SO3 de sitokrom oksidazı inhibe eder. Ölümde methemoglobin oluşuna bağlı anemininde rolü bulunmaktadır. Tedavide “amil nitrit” ve “sodyum nitrit sülfür” methemoglobinemi yaparak dokudaki sulfid atılımına yardımcı olur.


    Kaynak

    Balıklar ne yapsın Karadeniz tamda üreme bölgeleri.
    ><((((º>`·.¸¸.·´`·.¸¸.-> BALIKÇI FORUM <-.¸¸.·`´·.¸¸.·`<º))))><

  8. #8
    Reİs Burhan Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Yaş
    60
    Mesajlar
    5.697
    Tecrübe Puanı
    934

    Standart

    Yaşamak İçin Zehirli Gaz Soluyan Canlılar Deniz dibinin güneş ışığı alamayacak kadar derin bölgeleri tıpkı karalardaki çöllere benzer. Güneşten yoksun bu sularda besin kaynakları oldukça sınırlıdır, bu yüzden de buralarda canlılılara rastlayamazsınız. Ancak 1977 yılında bilim adamları Galapagos Adaları'nın 320 km. kuzeydoğusunda, deniz yüzeyinin 1600 m. altında bu durumun tam aksi ile karşılaştılar. Burada benzeri diğer yerlerden farklı olarak omurgasız türlerden büyük bir canlı topluluğu yaşıyordu: uzunluğu bir metreye kadar varan ve bazalt kayalara yapışmış halde yaşayan dev deniz solucanları, 30 cm. büyüklüğünde koca beyaz istiridyeler ve midye kümeleri, yengeçler, karidesler ve balıklar.


    Buradaki canlıları ilginç kılan şey ise, sadece deniz dibinin çok derinlerindeki karanlık sularında yaşamaları değildi. Bu canlı topluluğu deniz altında yer alan volkan ağzının yakınında yaşamlarını sürdürüyorlardı. Oysa burası, canlıları pişirecek kadar sıcak, paramparça edecek kadar da asitli sularla kaplıydı. (Okyanus tabanındaki sıcak su kaynakları ile ilgili ayrıntılı bilgi için bakınız: John M. Edmond ve Karen Von Damm, "Hot Springs on the Ocean Flor", Scientific American, Nisan 1983.) Peki ama bu kadar çok canlı türü nasıl oluyor da hem güneş ışığı dolayısıyla besin sağlanamayan, hem de son derece zehirli olan bir ortamda yaşayabiliyordu

    Bu sularda yaşayan canlılar, volkan ağızlarından yayılan hidrojen sülfürün (H2S) zehirleyici özelliğini etkisiz kılacak bir tasarıma sahiptir. Allah'ın yarattığı bu özel tasarım sayesinde zehirlenip ölmedikleri gibi ihtiyacını duydukları besini ve enerjiyi de temin edebilirler. Bunun için hidrojen sülfürü oksijen ile "yakarak", su ve çeşitli sülfatlar üretirler.

    Hidrojen sülfür + Oksijen => Su + Sülfatlar

    Bu kimyasal işlem kükürdü işleyebilen özel bir bakteri ile kurulan özel bir organizasyon ile mümkün olmaktadır.

    Zehirli Gaz Uzmanı Bakteriler

    Kükürtçe zengin ortamlar pek çok canlı için öldürücü nitelikte iken bazı bakteriler için buralar eşsiz yaşam alanlarıdır. Bu bakteriler bitkiler gibi kendi besinlerini kendileri üretirler. Bilim adamları bu nedenle onları "kendibeslek" olarak adlandırırlar. Ancak bu bakteriler, besin üretimi sırasında karbondan bitkiler gibi güneş ışığını değil, hidrojen sülfürü kullanırlar. Bilindiği gibi bitkiler, karbondioksiti besin maddesi olarak kullanabilecekleri organik moleküllere dönüştürmek için gereken enerjiyi güneşten temin ederler. Bu nedenle bitkiler "ışık kullanan kendibeslek" olarak bilinirken; bu bakteriler ise "bakterilere kimyasal-kendibeslekler" olarak adlandırılırlar.

    Sülfürü gerçekleştirdikleri kimyasal işlemler sayesinde kullanıma uygun hale getiren bu bakteriler, diğer hayvan türleri için yiyecek sağlayarak volkanik ağızdaki besin zincirinin temelini oluştururlar. Yeşil bitkilerle kükürt bakterilerinin önemli bir ortak özellikleri her ikisinin de besin zincirindeki birincil üretici olmalarıdır. Bu bakteriler deniz dibinde volkan ağzında yaşayan diğer canlıların varlığı için çok önemlidir. Kimyasal-kendibeslek bakteriler ile diğer canlılar arsında nasıl bir ilişki vardır?

    Tüp Solucanın Bakterilerle Yaşam Birliği Oluşturmasını Sağlayan Tasarımı

    Bilim adamları James J. Childress, Horst Felbeck ve George N. Somero Scietific American dergisinde yazdıkları bir makalede deniz dibindeki volkan ağızlarında yaşayan canlıları üstün özellikleri nedeniyle olağandışı olarak nitelerle: (James J. Childress, Horst Felbeck ve Goeorge N. Somero, Scinetific American, Mayıs 1987)

    "Geleneksel anatomik standartlara göre Riftia olağandışı bir yaratık. Bu solucan, temelde, ağzı ya da bir sindirim sistemi ve parçacık halindeki besinleri yutacak hiçbir sistemi olmayan, kapalı bir kesedir. Üst ucunda oksijen, karbondioksit ve hidrojen sülfürün değişimi sağlanır. Sorgucun altında, solucanın tutunmasını sağlayan bir kas halkası -yaka- bulunur. Hayvanın geri kalan kısmı, iç organlarını içeren ince duvarlı bir keseden oluşur denebilir. Bu organların en büyüğü, vücut boşluğunun çoğunu kaplayan trofozomdur. İsminden de anlaşılacağı gibi, trofozom (besleyici gövde) solucanın beslenmesine önemli ölçüde katkıda bulunur; ancak bu organda dış dünyadaki parçacıkların solucanın içine girebilecekleri bir kanal yoktur. İşte asıl soru, olağandışı anatomisine bakıldığında Riftia'nın yaşamda kalabilmesi için gerekli besin maddelerini nasıl elde edebildiğiydi."

    Riftia'nın trafozom isimli organında çok sayıda kimyasal-kendibeslek bakteri bulunur. Bu bakteriler ile Riftia arasında mükemmel bir ortak yaşam ilişkisi mevcuttur. Ortak yaşam, iki farklı türün birarada bulunduğu ve türlerden birinin yaşamının diğerinin yaşamıyla iç içe olduğu bir ilişkidir. Bir tür (konuk), diğer bir türün (konakçı) vücudu içerisinde yaşıyorsa, bu ilişkiye "içsel ortak yaşam" denir.

    Riftia ile bakteriler arasındaki içsel ortak yaşam karşılıklı yarar ilkesine dayanır. Tüp solucanı bakteriden, indirgenmiş karbon molekülleri alır ve bunun karşılığında bakteriye kimyasal-kendibeslek mekanizmasına yakıt sağlayacak hammaddeleri verir. Bu maddeler karbondioksit, oksijen ve hidrojen sülfürdür. Riftia bu kimyasalları sorgucu aracılığıyla emer ve daha sonra dolaşım sistemi yoluyla trofozomdaki bakterilere taşır.

    "Solucanın trofozomuna, bakterilerin indirgenmiş karbon bileşikleri üreten ve bunları konakçı hayvana yiyecek olarak aktaran işçilerin çalıştığı fabrika-içi bir tesis olarak bakabiliriz." (James J. Childress, Horst Felbeck ve Goeorge N. Somero, Scinetific American, Mayıs 1987)

    Hidrojen sülfür yüksek derecede zehirleyici bir bileşiktir ve solunumu sekteye uğratma konusunda siyanürle kıyaslanabilir. Sülfür, hayvanların çoğunda, solunumu iki yoldan engeller: Ana taşıyıcı olan hemoglobin molekülündeki bağlanma bölgelerini kapatır ve önemli bir solunma enzimi olan sitokrom C oksidazı zehirler. Ancak, Riftia'da sülfür kimyasal olarak oksijenin bağlanmasını etkilemez ve çoğu hayvan için öldürücü olabilecek sülfür derişimlerinde bile solucanın solunum hızı oldukça yüksek düzeylerde seyreder.

    Riftia'nın yaşayabilmesi için tasarımında üç önemli özelliğin aynı anda var olması şarttır:

    1. Volkanik ağızdan gelen sudan sülfürü alacak özel bir taşıma sistemi,
    2. Sülfürün kanda hemoglobin molekülü üzerindeki bağlanma bölgeleri için oksijenle rekabete girmeksizin veya oksijenle tepkimesine izin vermeksizin taşınması, (Ortamda oksijen olduğunda, sülfür son derece kararsızdır ve hızla bozunarak tiyosülfat ve elementsel kükürt gibi biçimlere yükseltgenir.)
    3. Riftia'nın, sülfürün hücrelere sızmasını ve solunumu zehirlemesini engelleyecek mekanizma.

    Oksijen kullanan organizmalarda en önemli enerji değişim birimi kısaca ATP olarak bilinen adenozin trifosattır. ATP'nin sentezlendiği süreçteki son basamaktan sitokrom C oksidaz enzimi sorumludur. Birçok hayvan için, ufacık sülfür derişimleri bile, sitokrom C oksidazının işlevinin engellenmesi ve nihayetinde de canlının ölmesi için yeterlidir. Oysa Riftia'da sitokrom C oksidaz, sülfürün olumsuz etkilerinden korunur.
    Riftia kan bakımından zengindir; solungacın sorgucuna koyu kırmızı rengi veren, solucanın toplam hacminin yüzde 30'dan fazlasını içeren, hemoglobindir. Tüp solucanın hemoglobini ile diğer hemoglobinler arasındaki en önemli fark, hem oksijen hem de sülfüre aynı anda bağlanabilmesidir. Tüp solucanının hemoglobininde sülfürün bağlandığı bölge oksijenin bağlandığı bölgeden farklı bir bölgedir. Bu sayede sülfür hayvanın vücudunda diğer canlılarda olduğu gibi öldürücü etki gösteren kimyasal tepkimeyi gerçekleştiremez. Ayrıca sülfür korunarak kan aracılığıyla bakteriler tarafından işleneceği trofozoma taşınır. (James L. Gould ve Carol Grant Gould, Life at the Edge, W. H. Freeman and Company, 1989.)

    İşte Riftia'yı da sülfürün öldürücü etkilerinden koruyan hemoglobinindeki bu özel tasarımdır.

    Sülfür Soluyan Canlılar Evrimi İmkansız Kılıyor

    Bilim adamları kimyasal maddeleri çoğu zaman "yapısal formül" adı verilen bir gösterim ile yazarlar. Örneğin su için H2Oya da sülfürik asit için H2S O4 Yapısal formüllere bakılarak bir kimyasal maddede hangi elementin atomundan kaç tane olduğunu anlayabilirsiniz. Mesela suda 2 hidrojen ve 1 oksijen atomu bulunur. Sülfürik asitte ise 2 hidrojen, 1 kükürt ve 4 oksijen atomu bulunur.

    Peki ya hemoglobin adlı proteininin yapısal formülünü yazmaya kalkışsaydık? Hemoglobin içinde çok sayıda atom bulunan oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. Eğer yazmaya kalkışsaydık onun yapısal formülü bu sayfanın tamamına ancak sığardı. (L. Vlasov ve D. Trifonov, 107 Kimya Öyküsü, TUBİTAK, Ankara Haziran 2001, 16.Basım, s.140.)

    Şüphesiz hemoglobinin karmaşık yapısı yaptığı çok özel işle ilgilidir. Hemoglobinin en önemli özelliği, oksijen atomlarını yakalama yeteneğidir. Bu yetenekli molekül, kandaki milyonlarca molekül içinden özellikle oksijen moleküllerini seçer ve onları yakalar. Bunu bir yetenek olarak nitelendiriyoruz çünkü rastgele oksijen molekülüne bağlanan bir molekül okside olur ve işlev göremez hale gelir. Bu nedenle hemoglobin, usta bir avcı gibi, avına hiç dokunmadan, onu sanki bir maşa ile tutar gibi yakalar. Hemoglobine bu özelliği kazandıran ise Allah'ın yarattığı kendine has tasarımıdır.

    Dünyaca ünlü mikrobiyolog Michael Denton, Nature's Destiny isimli kitabında hemoglobinlerin kusursuz tasarımlarından şöyle söz eder:

    "Yüksek metabolik seviyesi olan organizmalar için etkin bir oksijen taşıma sistemi gerekir. Bu nedenle hemoglobin gibi özelliklere sahip bir molekül, organizma için son derece önemlidir. Hemoglobinin yerine başka alternatifler olabilir mi? Bilinen oksijen taşıyan sistemlerinin hiçbiri hemoglobinin oksijen taşımadaki etkinliğine yaklaşamamışlardır bile." (Michael Denton, Nature's Destiny, Free Press, New York, s. 201-202)

    Peki böyle bir molekül James J. Childress, Horst Felbeck ve George N. Somero gibi bilim adamlarının iddia ettiği gibi evrimleşerek ortaya çıkmış olabilir mi? Evrimciler hemoglobinin zaman içinde aşama aşama gelişmelerle meydana geldiğini iddia ederler. Yani bu iddiaya göre kanın var olduğu ama içinde hemoglobin molekülünün henüz bulunmadığı bir dönem vardır. Oysa bu evrim teorisi açısından büyük bir çelişkidir. Kan denen sıvı, hemoglobin molekülü olmadan işlevini yerine getiremez ve hücrelerine oksijen ulaşmayan canlı ise hemen ölür. Bu canlının hemoglobin molekülünün oluşumunu bekleyecek zamanı yoktur. Görüldüğü gibi kan oluştuğu anda hemoglobinin de oluşması gerekmektedir. Yani kanın, tüm özellikleri ve yapıları ile birlikte tek bir anda ortaya çıkması şarttır.

    Tüp solucanın hemoglobini ise evrimciler açısından daha büyük bir açmazdır. Bu canlıda kanın sadece oksijeni tutma özelliğinin var olması yeterli değildir. Hemoglobinin üzerinde sülfürü yakalayarak kendini bağlayacağı özel bir yer olmalıdır. Tüp solucanındaki hemoglobin ile taşıdığı oksijen ve arasındaki ilişki bir kapının üzerindeki iki kilit gibidir. Kapıyı açabilmeniz için elinizde her iki kilide de uygun anahtar olmalıdır. Bu uygunluk anahtardaki her bir diş için kilitte de olmalıdır. Herhangi bir anahtardaki herhangi bir dişte farklılık olduğunda kapının önünde kalırsınız. Kısacası solucanın volkan ağzında yaşayabilmek için gerçekleşmesi için aşamaları beklemesi gibi bir durum söz konusu değildir. Evrimcilerin aşamalı oluşum iddiaları bu noktada tamamen çökmekte ve kanı Allah'ın tek bir anda yarattığı ortaya çıkmaktadır.

    Hemoglobinin oksijen ve sülfür taşıma şekli olabilecek en ideal taşıma şeklidir. Hemoglobin molekülünün, hayvanın vücudundaki karanlıkta, kendi boyutlarına göre inanılmaz büyüklükteki bir yerin içinde oksijen ve sülfür ayrımını yapabilmesi imkansızdır. Üstelik hem ayrım yapılacak hem de sülfür diğer moleküllerden izole edilerek en uygun biçimde yolculuğa çıkarılacak uygun yere (bakteriye) geldiğinde de bırakılacaktır. Tüm bunlar çok üstün bir aklın ve tasarımın varlığını ortaya koymaktadır.

    Bir molekülün düşünme, karar verme, seçme ve tercih yapma gibi özellikler gerektiren bu gibi davranışlarda bulunması elbette ki düşündürücüdür.

    Bu molekülün sergilediği olağanüstü şuur sayesinde tüp solucanı yaşamını rahatlıkla sürdürebilmektedir. Tüp solucanın vücudunda yüz milyonlarca hemoglobin molekülü bulunur. Bu moleküllerin tümü bu işlemleri hiçbir karışıklık çıkmadan yapabilecek özelliklere sahiptir. Hemoglobin moleküllerinin sayısı ve bu moleküllerin hepsinin istisnasız aynı yeteneklere sahip oldukları düşünüldüğünde konunun önemi daha net anlaşılmaktadır.



    Netten alıntıdır.
    ><((((º>`·.¸¸.·´`·.¸¸.-> BALIKÇI FORUM <-.¸¸.·`´·.¸¸.·`<º))))><

  9. #9
    Vip Üye bnymnblr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Yaş
    41
    Mesajlar
    1.158
    Tecrübe Puanı
    185

    Standart Hidrojen Sülfür’den Hidrojen Üretimi

    Aslında Karadeniz'i tehdit eden bu gazdan faydalanabilme şansı var. hidrojen sülfürden hidrojen eldesi ile

    Hidrojenin önemli rezervlerinden biri de hidrojen sülfür (H2S) içermesi nedeniyle Karadeniz’in dip sularıdır. Buradan hidrojen üretilmesi amacıyla şuan kapsamlı bir çalışma yoktur. Ancak bu sulardaki hidrojen sülfür varlığı ve potansiyeli konusunda çeşitli inceleme ve araştırmalar yapılmıştır. Karadeniz’in kirletilmesi sonucu yaklaşık 423000 km2’lik bir alan hidrojen sülfür ihtiva etmektedir. Bu alan oksijensiz olup canlı yaşamı da söz konusu değildir. Karadeniz dip sularının durgun olmasından dolayı, burada bulunan hidrojen sülfür kendiliğinden deniz yüzeyine çıkmamaktadır.

    Karadeniz dip sularında bulunan hidrojen sülfür 150 metre derinlikten itibaren başlar ve dibe doğru lineer olarak artar. 1000 metre derinlikte 8 ml/litre deniz suyu, 2000 metrede 8.5 ml/litre deniz suyu ve tabana yakın kısımlarda 13.5 ml/litre deniz suyu oranlarıyla Karadeniz’in toplam 4857 milyar ton hidrojen sülfür ihtiva ettiği tahmin edilmektedir. Hidrojen sülfür potansiyeline bağlı olarak toplam hidrojen potansiyelinin en yüksek olduğu tabaka 1500–2000 metre derinlikler arasıdır. Hidrojen sülfürden hidrojenin ayrıştırılması da elektroliz yöntemiyle gerçekleştirilir. Fakat hidrojen sülfürün elektrolizinde kullanılan enerji suya göre 3.235 kat daha azdır. Yani suyun elektrolizi yöntemiyle hidrojen elde etmek için kullanılan enerji 0.065 kWh iken, hidrojen sülfürün elektrolizi ile hidrojen elde etmek için gerekli enerji 0.0203 kWh’tir .

    Kaynak

    Bu husus üzerinde araştırma yapabilecek birimler olsa, Karadeniz için daha güzel şeyler yapılabilir.

    Yaşamın kökleri denizlerdedir. Denizlerin tükenişi yaşam alanlarının da tükenişidir. İster ekmeğini burdan çıkar istersen kıyısında oturan bir vatandaş ol.
    Bünyamin

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Karadenizde fırtına: Bir balıkçı teknesini battı
    By kenane in forum Güncel Deniz Haberleri
    Cevap: 9
    Son Mesaj: 01.11.09, 12:17
  2. Karadeniz'de Hamsi %43 artmış
    By Hıcaz in forum Balıkçılık Hakkında Genel Bilgiler
    Cevap: 8
    Son Mesaj: 05.06.09, 00:22
  3. Denizdeki zehirli balıklar
    By Hıcaz in forum Deniz Balıkları
    Cevap: 3
    Son Mesaj: 14.05.09, 20:01
  4. zehirli yosun alarmı!
    By LüFerCi in forum Deniz Kirliliği Haberleri
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 13.04.09, 09:25

Bu Konudaki Etiketler

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
BALIKCI FORUM