6 sonuçtan 1 ile 6 arası

Konu: kolsuz agop ibret alınacak bir yaşam !!!!

  1. #1
    __kaptan nazan__ kaptan nazan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesajlar
    1.056
    Tecrübe Puanı
    0

    1 kolsuz agop ibret alınacak bir yaşam !!!!

    Cildiyeci Kolsuz Agop- çok etkileyici bir yaşam öyküsü...

    Prof. Dr. Agop Kotoğyan yani meşhur 'Cildiyeci Kolsuz Agop', 41 yıl
    hizmet verdiği İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden
    2004 Kasım ayında emekli oldu. Tesadüf bu ya Agop Hoca, bundan
    tam 66 yıl önce Cerrahpaşa'nın doğum kliniğinde dünyaya gelmişti.
    Hastane, evlerine 15 dakika yürüyüş mesafesindeydi.Doğduğu Samatya semtini diğer adı Kocamustafapaşa'yla seven Kotoğyan,
    'Doğma büyüme Paşalıyım' diye övünüyor. Agop Hoca, yıllarca hasta
    baktığı, laboratuvarında göz nuru döktüğü, kimileri şimdi namlı birer
    profesör olan öğrencileri, vefalı hastaları ve mesai arkadaşlarının
    katıldığı törenle uğurlandı.

    Veda eden aslında azmin, direncin, ölümlerin eşiğinden dönüp hayata
    sıkı sıkı sarılmanın simgesi, yaşayan bir efsaneydi. 30 yıl önce
    mesleğinin zirvesine oturmuş, masal kahramanına dönüşmüştü. Hayatının
    içine girmek zordu. Çünkü gazetecilerden uzak duruyor, doktorların
    artist olmadığını, bilimsel tebliğler dışında dışarıya seslenmenin
    reklam olabileceğini savunuyordu. Türkiye'de, cinsel yolla bulaşan
    hastalıklar kürsüsünü ilk kuran, çeşitli bilim dallarında bölüm
    başkanlığı yapan, yeni buluşlarla çığır açmış bu doktoru albüm
    sayfalarımıza alabilmek için günlerce uğraştık. Sonunda hatırını
    kıramayacağı dostlar araya girdi, bize hayatının kapılarını araladı.
    İşte gördüklerimiz.

    Aslında bu albüm şöyle başlayabilirdi: 'Bir varmış, bir yokmuş. Evvel
    zaman içinde, kalbur saman içinde Yozgat'ın Akdağ Madeni İlçesi'nin
    Terzili Köyü'nde Kirkor adında bir çocuk varmış. Küçük Kirkor, kendi
    halinde yaşayıp giden yoksul bir ailenin çocuğuymuş.' Ama masalsı
    hayatın içinde gerçeği kaybetmemek için kronolojik sırayla anlatmayı
    doğru bulduk.

    Agop'un babası Kirkor Kotoğyan, 1911 doğumlu. 1915 yılında, yani
    Anadolu'daki o büyük kaos döneminde henüz dört yaşındayken babasını
    kaybetmiş. Köyünü basan çeteler köydeki tüm erkekleri öldürmüş. Küçük
    Kirkor'u annesi, onu madendeki mağaralara kaçırarak kurtarabilmiş.
    Sonra da bir yakınlarının yanına sığınmışlar. Olaylar yatışıp
    saldırılar durunca yanmış, yıkılmış, talan edilmiş köylerine
    dönebilmişler.
    Kirkor Bey, 25 yaşındayken Yozgat'ın İğdere Köyü'nde yaşayan Makruhi
    Hanım'la evlenmiş. Aile 1938'de İstanbul'a gelmiş ve Samatya'ya
    yerleşmiş. Bir yıl sonra da ilk çocukları Agop, İstanbul Üniversitesi
    Tıp Fakültesi'nin Cerrahpaşa'daki hastanesinde doğmuş. Dünyaya
    gözlerini açtığı, ilk görüntüleri, ilk sesleri duyduğu bu hastane ile
    ömür boyu sürecek kader birliği de böylece başlamış.

    Babası Kirkor Bey, inşaatlarda kalfa olarak çalışır, annesi de Samatya
    yakınlarında bir fabrikada işçilik yaparmış.

    KOLUNU PRES KAPTI

    Çok yoksullarmış. Küçük Agop, Samatya Sahakyan Ermeni İlkokulu'na
    başladığı yıl, babası ona bir ceket almış. Bir bahar günü
    arkadaşlarıyla Samatya sahilinden denize girip çıkmış ve bir bakmış ki
    ceketin yerinde yeller esiyor. Anasından bir ton dayak yediği gibi tam
    üç yıl boyunca da ceketsiz kalmış. 'Bana yeni bir ceket almaları
    mümkün değildi. Ekmeği karneyle alıyor, aylarca et ve şeker yüzü
    görmüyorduk' diye annesinin köteğine hak veriyor şimdi.


    KOLUNU PRES KAPTI

    Çok yoksullarmış. Küçük Agop, Samatya Sahakyan Ermeni İlkokulu'na
    başladığı yıl, babası ona bir ceket almış. Bir bahar günü
    arkadaşlarıyla Samatya sahilinden denize girip çıkmış ve bir bakmış ki
    ceketin yerinde yeller esiyor. Anasından bir ton dayak yediği gibi tam
    üç yıl boyunca da ceketsiz kalmış. 'Bana yeni bir ceket almaları
    mümkün değildi. Ekmeği karneyle alıyor, aylarca et ve şeker yüzü
    görmüyorduk' diye annesinin köteğine hak veriyor şimdi.

    Küçük Agop, daha ilkokuldayken işe başlamış. Mezun olduğu yıl bir
    gümüş atölyesinde çalışıyormuş. Sıcak, çok sıcak bir yaz günü, gümüş
    kalıpları plaka haline getirmek için kullanılan presin silindiri iş
    önlüğünün kolunu kapmış. Sonra da elinin tamamı omuzuna kadar presin
    altında un ufak olmuş. Hastaneye vardığında doktorlar, 'Bu çocuk
    yaşamaz' demiş. Ameliyat olmuş, günlerce komada kalmış ve bir gün
    gözlerini açıp hayata yeniden merhaba demiş. Kaderin cilvesi bu ya,
    yine Cerrahpaşa Hastanesi'ndeymiş.

    O yaz sonunda kendisini tamamen toparlamış ama çevresindekilerin
    acıyarak bakması kalbini çok kırıyormuş. Bu yüzden kayıt yaptırdığı
    halde okula gitmeyeceğini söylemiş babasına. Okula gitmemiş ama aldığı
    ders kitaplarını her gün muntazaman okuyarak kendine göre bir tedrisat
    yapmış. Okulsuz geçen bu yıl boyunca hep düşünmüş. O küçük ve artık
    tek kollu bedeniyle bir meslek sahibi olamayacağına karar vermiş.
    'Okumalıyım, her ne pahasına olursa olsun okumalıyım' demiş. Ve dönem
    başlayınca Kumkapı Bezciyan Ortaokulu'nda eğitime geri dönmüş.

    Bütün okul hayatı boyunca, yazları ve hafta sonları çalışmaya devam
    etmiş. Tahtakale'de işportacılık yapmış. Konfeksiyon atölyelerinde
    ilik makinelerinde çalışmış. Eve katkı olsun diye çalışırken çok
    sevdiği kız kardeşleri Hripsima ve Maryam'a da küçük hediyeler almayı
    ihmal etmezmiş.
    verdiği İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden
    2004 Kasım ayında emekli oldu. Tesadüf bu ya Agop Hoca, bundan
    tam 66 yıl önce Cerrahpaşa'nın doğum kliniğinde dünyaya gelmişti.
    Hastane, evlerine 15 dakika yürüyüş mesafesindeydi.

    Doğduğu Samatya semtini diğer adı Kocamustafapaşa'yla seven Kotoğyan,
    'Doğma büyüme Paşalıyım' diye övünüyor. Agop Hoca, yıllarca hasta
    baktığı, laboratuvarında göz nuru döktüğü, kimileri şimdi namlı birer
    profesör olan öğrencileri, vefalı hastaları ve mesai arkadaşlarının
    katıldığı törenle uğurlandı.

    Veda eden aslında azmin, direncin, ölümlerin eşiğinden dönüp hayata
    sıkı sıkı sarılmanın simgesi, yaşayan bir efsaneydi. 30 yıl önce
    mesleğinin zirvesine oturmuş, masal kahramanına dönüşmüştü. Hayatının
    içine girmek zordu. Çünkü gazetecilerden uzak duruyor, doktorların
    artist olmadığını, bilimsel tebliğler dışında dışarıya seslenmenin
    reklam olabileceğini savunuyordu. Türkiye'de, cinsel yolla bulaşan
    hastalıklar kürsüsünü ilk kuran, çeşitli bilim dallarında bölüm
    başkanlığı yapan, yeni buluşlarla çığır açmış bu doktoru albüm
    sayfalarımıza alabilmek için günlerce uğraştık. Sonunda hatırını
    kıramayacağı dostlar araya girdi, bize hayatının kapılarını araladı.
    İşte gördüklerimiz.

    Aslında bu albüm şöyle başlayabilirdi: 'Bir varmış, bir yokmuş. Evvel
    zaman içinde, kalbur saman içinde Yozgat'ın Akdağ Madeni İlçesi'nin
    Terzili Köyü'nde Kirkor adında bir çocuk varmış. Küçük Kirkor, kendi
    halinde yaşayıp giden yoksul bir ailenin çocuğuymuş.' Ama masalsı
    hayatın içinde gerçeği kaybetmemek için kronolojik sırayla anlatmayı
    doğru bulduk.

    Agop'un babası Kirkor Kotoğyan, 1911 doğumlu. 1915 yılında, yani
    Anadolu'daki o büyük kaos döneminde henüz dört yaşındayken babasını
    kaybetmiş. Köyünü basan çeteler köydeki tüm erkekleri öldürmüş. Küçük
    Kirkor'u annesi, onu madendeki mağaralara kaçırarak kurtarabilmiş.
    Sonra da bir yakınlarının yanına sığınmışlar. Olaylar yatışıp
    saldırılar durunca yanmış, yıkılmış, talan edilmiş köylerine
    dönebilmişler.

    Kirkor Bey, 25 yaşındayken Yozgat'ın İğdere Köyü'nde yaşayan Makruhi
    Hanım'la evlenmiş. Aile 1938'de İstanbul'a gelmiş ve Samatya'ya
    yerleşmiş. Bir yıl sonra da ilk çocukları Agop, İstanbul Üniversitesi
    Tıp Fakültesi'nin Cerrahpaşa'daki hastanesinde doğmuş. Dünyaya
    gözlerini açtığı, ilk görüntüleri, ilk sesleri duyduğu bu hastane ile
    ömür boyu sürecek kader birliği de böylece başlamış.

    Babası Kirkor Bey, inşaatlarda kalfa olarak çalışır, annesi de Samatya
    yakınlarında bir fabrikada işçilik yaparmış.

    KOLUNU PRES KAPTI

    Çok yoksullarmış. Küçük Agop, Samatya Sahakyan Ermeni İlkokulu'na
    başladığı yıl, babası ona bir ceket almış. Bir bahar günü
    arkadaşlarıyla Samatya sahilinden denize girip çıkmış ve bir bakmış ki
    ceketin yerinde yeller esiyor. Anasından bir ton dayak yediği gibi tam
    üç yıl boyunca da ceketsiz kalmış. 'Bana yeni bir ceket almaları
    mümkün değildi. Ekmeği karneyle alıyor, aylarca et ve şeker yüzü
    görmüyorduk' diye annesinin köteğine hak veriyor şimdi.

    Küçük Agop, daha ilkokuldayken işe başlamış. Mezun olduğu yıl bir
    gümüş atölyesinde çalışıyormuş. Sıcak, çok sıcak bir yaz günü, gümüş
    kalıpları plaka haline getirmek için kullanılan presin silindiri iş
    önlüğünün kolunu kapmış. Sonra da elinin tamamı omuzuna kadar presin
    altında un ufak olmuş. Hastaneye vardığında doktorlar, 'Bu çocuk
    yaşamaz' demiş. Ameliyat olmuş, günlerce komada kalmış ve bir gün
    gözlerini açıp hayata yeniden merhaba demiş. Kaderin cilvesi bu ya,
    yine Cerrahpaşa Hastanesi'ndeymiş.

    O yaz sonunda kendisini tamamen toparlamış ama çevresindekilerin
    acıyarak bakması kalbini çok kırıyormuş. Bu yüzden kayıt yaptırdığı
    halde okula gitmeyeceğini söylemiş babasına. Okula gitmemiş ama aldığı
    ders kitaplarını her gün muntazaman okuyarak kendine göre bir tedrisat
    yapmış. Okulsuz geçen bu yıl boyunca hep düşünmüş. O küçük ve artık
    tek kollu bedeniyle bir meslek sahibi olamayacağına karar vermiş.
    'Okumalıyım, her ne pahasına olursa olsun okumalıyım' demiş. Ve dönem
    başlayınca Kumkapı Bezciyan Ortaokulu'nda eğitime geri dönmüş.

    Bütün okul hayatı boyunca, yazları ve hafta sonları çalışmaya devam
    etmiş. Tahtakale'de işportacılık yapmış. Konfeksiyon atölyelerinde
    ilik makinelerinde çalışmış. Eve katkı olsun diye çalışırken çok
    sevdiği kız kardeşleri Hripsima ve Maryam'a da küçük hediyeler almayı
    ihmal etmezmiş.

    FUTBOL YILLARI

    Ortaokulda başarılı olmuş ama esas zirveyi Galata Getronogan
    Lisesi'nde yapmış. Her yıl okul birincisi olmuş, takdirlerle dönmüş
    evine. Agop Bey, hasta Fenerbahçeli. Tam 26 yıldır Fenerbahçe Kulübü
    üyesi. Basketbolu çok seviyormuş. Ama tek kollu olduğu için
    oynayamamış. 'Ben de sahada top koştururum' demiş ve lisede futbola
    başlamış. Oynayamazsın demişler, aldırmamış. Çok da güzel oynamış. Ve
    hatta, o devrin ünlü takımı Samatya Gençler Kulübü'nün kadrosuna
    girmeyi başarmış.
    1957'de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni kazanınca doğduğu,
    yeniden hayata döndüğü Cerrahpaşa Hastanesi'nde bulmuş kendini.
    Kapısından içeri girdiği ilk gün 'Bir zamanlar beni kurtardı bu
    hastane, şimdi nöbet sırası bende' diye düşünmüş. Bu dönemde lise
    öğrencilerine özel dersler vererek okul parasını kazanmaya devam
    etmiş. Ayrıca, Cerrahpaşa'nın futbol takımında oynamayı da ihmal
    etmemiş
    1963'te okul birincisi olarak doktorluk diplomasını almış. Bir yıl
    Çapa'nın Deri ve Frengi Hastalıkları Kliniği'nde çalışmış. 1964'te
    Cerrahpaşa'daki Dermatoloji Kürsüsü'nde asistan olarak göreve
    başlamış. Uzmanlık tezinin başlığı, 'İmpetigo Herpetiformis Vak'aları
    Üzerinde Klinik ve Biyoşimik Araştırmalar.' Ben başlığından bir şey
    anlamadım, Agop Hoca açıkladı: 'Uçukla ilgili çok önemli bir
    çalışmaydı.'

    1967'de uzman olmuş. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde başasistan olarak
    çalışırken üniversite tarafından Ekim 1969'da Almanya'ya gönderilmiş.
    Dört ayda Almanca'yı öğrenmiş. Hamburg Saar Üniversitesi Dermatoloji
    Kliniği'nde ünlü dermatolog Prof. Dr. Nödl'ün yanında çalışmaya
    başlamış. Ayrıca aynı üniversitenin alerji ve histoloji bölümlerinde
    çalışmış. Kliniklerde gösterdiği başarıdan dolayı, Alman Üniversite
    Kurulu'nun talebiyle okulda kalma süresi bir yıl daha uzatılmış.

    Dr. Kotoğyan, 1952'de geçirdiği kazadan önce çoğu kişi gibi sağ elini
    kullanırmış. Onu kaybedince sol eliyle iş görebilmek için çok
    çalışmış. En büyük zorluğu da üniversitedeyken çekmiş. Tek eliyle
    tüplerden şırıngaya ilaç çekmeyi, bu ilacı hastaya enjekte etmeyi
    öğrenmek için geceleri hastanede nöbete kalmış, evde portakallara su
    şırınga edermiş. Dikiş atmayı öğrenmek için ise, evde ne kadar sökük

    Dr. Kotoğyan, 1952'de geçirdiği kazadan önce çoğu kişi gibi sağ elini
    kullanırmış. Onu kaybedince sol eliyle iş görebilmek için çok
    çalışmış. En büyük zorluğu da üniversitedeyken çekmiş. Tek eliyle
    tüplerden şırıngaya ilaç çekmeyi, bu ilacı hastaya enjekte etmeyi
    öğrenmek için geceleri hastanede nöbete kalmış, evde portakallara su
    şırınga edermiş. Dikiş atmayı öğrenmek için ise, evde ne kadar sökük
    ve yırtık varsa dikermiş. İki yıl içinde tüm bu işleri kimseden yardım
    almadan tek başına yapıyor hale gelmiş.

    1972'de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne geri döndükten bir yıl sonra
    doçentlik sınavını başarıyla vermiş. 1979'da ise, 'Akne Vulgaris
    Vak'alarında İmmunolojik Araştırmalar' başlıklı teziyle profesör
    kadrosuna atanmış. Almanca'dan sonra yine kendi çabasıyla, Fransızca
    ve İngilizce öğrenmiş. Dünyanın birçok ülkesinde dersler, konferanslar
    vermiş, nam salmış. Özellikle son iki yılda dışarıdan gelen hasta
    sayısında büyük bir artış olmuş. Uluslararası tıp dergilerindeyayımlanan makalelerinin sayısı 300'ü aşmış, cilt hastalıkları üzerine
    iki kitap yazmış.

    Suzan Hanım'la 1975'te evlenmiş. Üniversiteden emekli olduğu 21 Kasım
    2004 günü yaptığı konuşmada 'İki kişiye teşekkür etmiyorum: Biri beni
    bu yolun başına kadar getiren anam, diğeri beni şu kürsüye kadar
    çıkaran eşim Suzan. Teşekkür etmiyorum değil, aslında edemiyorum.
    Çünkü onlara her şeyimi borçluyum' demişti.

    YURT SEVGİSİ BUDUR

    Birçok ülkenin üniversitesinden teklif almış: Almanya, Fransa, Kanada,
    Amerika... 'Burada kal, kürsünün başına geç' demişler. O, bunların
    hepsini elinin tersiyle geri çevirmiş. 'Ermeni olduğun için dedeni,
    fukara olduğun için kolunu kaybettiğin o ülkede ne işin var' demişler,
    gülmüş geçmiş. Peki ne düşünmüş? 'Evet doğrudur: Ülkemde çok acı
    çektim. Sefaletin dibinde yaşadım. Doğrudur: Dedemi, çocukluğumu,
    kolumu kaybettim. Ama yolumu kaybetmedim. Bu ülkede yaşayan
    milyonlarca insandan hiçbir zaman farklı olmadığımı düşündüm. Bu
    topraklarda yaşayan tüm insanları kardeşim olarak benimsedim. Bir
    ülkeyi sevmek demek, bu topraklarda geçirdiğin güzel ve iyi günleri
    sevmek demek değildir. İyi günde ve kötü günde burada olmak, vatanın
    yanında kalmak demektir yurt sevgisi. Boş başak dik, dolu başak ise
    eğiktir, derler. Ben hep eğik gezdim şu dünyada. Kibirden nefret
    ettim. Boş başaklar gibi diklenmedim, caka satmadım, her şeyi
    biliyorum demedim. Burnumun dikine gitmedim, bilginin ve bilimin ipine
    sarıldım. İşimi şansa bırakmadım. Çünkü, çok çalıştım ve boşluk
    bırakmadım.'



    YURT SEVGİSİ BUDUR

    Birçok ülkenin üniversitesinden teklif almış: Almanya, Fransa, Kanada,
    Amerika... 'Burada kal, kürsünün başına geç' demişler. O, bunların
    hepsini elinin tersiyle geri çevirmiş. 'Ermeni olduğun için dedeni,
    fukara olduğun için kolunu kaybettiğin o ülkede ne işin var' demişler,
    gülmüş geçmiş. Peki ne düşünmüş? 'Evet doğrudur: Ülkemde çok acı
    çektim. Sefaletin dibinde yaşadım. Doğrudur: Dedemi, çocukluğumu,
    kolumu kaybettim. Ama yolumu kaybetmedim. Bu ülkede yaşayan
    milyonlarca insandan hiçbir zaman farklı olmadığımı düşündüm. Bu
    topraklarda yaşayan tüm insanları kardeşim olarak benimsedim. Bir
    ülkeyi sevmek demek, bu topraklarda geçirdiğin güzel ve iyi günleri
    sevmek demek değildir. İyi günde ve kötü günde burada olmak, vatanın
    yanında kalmak demektir yurt sevgisi. Boş başak dik, dolu başak ise
    eğiktir, derler. Ben hep eğik gezdim şu dünyada. Kibirden nefret
    ettim. Boş başaklar gibi diklenmedim, caka satmadım, her şeyi
    biliyorum demedim. Burnumun dikine gitmedim, bilginin ve bilimin ipine
    sarıldım. İşimi şansa bırakmadım. Çünkü, çok çalıştım ve boşluk
    bırakmadım.'

    DOKTORLUĞA DEVAM

    Bu efsane doktor üniversiteye veda ederken şöyle diyordu: '32 yılını
    öğretim üyesi olarak geçirdiğim, 41 yıl üç ay süren üniversitedeki
    görevim fiilen sona ermiş bulunuyor. İnsanın hissetttiklerini
    anlatabilmesi oldukça güç. Ayrılık günü gelip çattığında hiç
    tanımadığınız bir boşluk hissine kapılıyorsunuz. İlk olarak geçmişin
    yoğunluğu içerisinde hiç gerçekleşmemiş olan bir şey gerçekleşiyor:
    Annesinin kuzusu Agop, gümüşçüde çalışan Agop, futbolcu, asistan,
    Almanya'da görev yapan, doçentlik sınavındaki Agop, ilk dersini veren,
    profesör olan Agop kafa kafaya verip 'Şimdi ne olacak' diyorlar. Neden
    sonra aynı toplantıya emekli Agop gelip de, 'Hey geçmişin kimlikleri;
    utanmasanız Agop öldü diyeceksiniz. Şimdi, en büyüğünüz olarak ben,
    işte buradayım' diyene kadar...'

    Neyse ki Agop Bey tecrübeleriyle şifa dağıtmaya veda etmedi.
    Osmanbey'deki mimar oğlunun tasarladığı yeni kliniğinde, yine içten,
    yine mütevazı, çalışmayı sürdürüyor.
    Ciğerim Agop, bilesin ki anacığın seninle iftihar ediyor

    Prof. Dr. Kotoğyan'ın emekli olduğu gün annesi Makruhi Hanım (87)
    rahatsız olduğu için törene katılamadı. Kız kardeşi ünlü matematik
    hocası Hripsime Kotoğyan, kürsüye çıktı ve annelerinin gönderdiği
    mektubu okudu: 'Ciğerim Agop. Baban da okuma yazma bilmez idi, ben de.
    Sen, okudun. Sen hep okudun ve çok çalıştın can parçam. Biz
    fukaraydık, senin yaptığın şu çok zor yolculukta yanına yetecek kadar
    azık koyamadık. Bak, burada da açıklıyorum, herkes duysun: Oğlum, sana
    yeterince yardım edemedik ve ben hep üzüldüm buna. Pek belli etmezdi
    ama baban da buna çok üzülmüştü. Ama, sen bizim yüzümüzü hiç kara
    çıkarmadım. Her zorluğun üstesinden geldin. Garip kuşun yuvasını yapan
    Allah, uçmak istediğini anlayınca sana kanat taktı.

    Ciğerim Agop,
    çok çalıştın, çok yoruldun. Sana biraz istirahat et diyeceğim ama
    biliyorum ki beni dinlemeyeceksin. Şimdi, biraz hastayım ama sen
    biliyorsun ki yanındayım.

    Bilesin ki anacığın ,
    seninle iftihar ediyor.
    Baban da şimdi yukarıdan sana bakıyor ve gülüyordur. Ciğerim benim,
    senin o kara gözlerinden öpüyorum.'
    YA SEV ,YA TERKET !!!!

    Benim yaradılışımda fevkalade olan bir şey varsa ;TÜRK olarak dünyaya gelmemdir !!!

  2. #2
    Balıkçı oltacı tayfun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Yaş
    62
    Mesajlar
    1.092
    Tecrübe Puanı
    124

    Standart

    teşekkürler ......
    http://www.balikcilar.net/image.php?type=sigpic&userid=11&dateline=122962411  7
    Balıkçılık sevgi,
    Sabır,
    Soğuk kanlılık ve refleks ister!!!!!

  3. #3
    __BALIKCI FORUM__ özgürdeniz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Yaş
    57
    Mesajlar
    5.203
    Tecrübe Puanı
    0

    Standart

    Tanırız kendilerini,balıkçı ruhludur.Aslında bende ünlü balıkçı dostu Esat Hocamı tanıtmak isterim,kendisininde izniyle.Şu deniz kıyısında kaç bin balıkçıya hizmet sundu bilinmez,sağlıkla ilgili hiç bir hakkı olmayan balıkçının tek başına ssk,sı oldu yıllarca.
    Müfit Çıkrıkçıoğlu
    İstanbul

    KIYI BALIKCISI


  4. #4
    _Amatör_ Levent - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Yaş
    46
    Mesajlar
    3.298
    Tecrübe Puanı
    368

    Standart

    Namı diyar kolsuz agop osmanbeyden iyi tanırım kendisini.Cildiye dışında pek çok konuda yardım severdir.

  5. #5
    Vip Üye baysanmarine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Mesajlar
    257
    Tecrübe Puanı
    46

    Standart

    Türkiyenin en iyi cild dokturudur kendisi ben bizzat şahid oldum :)
    Hakan GÜLBAY
    SATIŞ VE PAZARLAMA MÜDÜRÜ
    BAYSAN DENİZ ŞANZIMANLARI

  6. #6
    Balıkçı
    Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Mesajlar
    13
    Tecrübe Puanı
    11

    Standart

    kendisini tanırım 30 yıl önce tedavi olmuştum iyi bir hocaydı

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
BALIKCI FORUM