Koruyabilmek için sevmek, sevmek için tanımış olmak gerek


Lüferin tasasında geçen son beş yıl memleketin farklı katmanlarına yakından bakma, insanları, çıkarları, kavgaları, usulleri, üslupları bir balığın bekası bağlamında etüd etme imkânı verdi bana. Diliyorum anlatmaya gerek hiçbiri kalmasın. Diliyorum Boğaziçi’nde, birbiri ardınca sürüler hâlinde akan balıkların kıyısında bir çay içmeye oturduğumuzda, kavgaları, çıkar çatışmalarını, hayal kırıklıklarını anlatmak için tek bir sebep kalmamış olsun! Sadece gururu paylaşalım. Lüfer hâlâ sembolü olsun.
Ancak aşikâr zaten. Yarını beklemeye gerek yok ilanı için ve lüfer sembolü sadece: bizler, hepimiz zor bir dönüşümün göbeğindeyiz.
Fırtınanın gözü misali. Ortalık sesiz ve sakinmiş gibi ama biliyoruz, değil. Kıyameti göğsümüzde hissetmekteyiz. Lüferin bekası uğruna konuşacaklarımızda, elimizi bulaştıracağımız tüm çabada daha temiz, daha iyi ve daha adil bir yarının ihtimali var. Sığ bakmayıp katmanlayabilenin, öteye beriye az yansıtabilenin lüferden yola çıkıp çalışılabileceği çok ders var.
Bu dersi rengârenk bir dille bize taşıyan genç bir adamı tanıtmak isterim bugün size, Mert Gökalp.
Mert, bir deniz biyologu. Asıl alanı süngerlermiş, anlatırken öyle diyor. Google Abi’ye sorarsanız deniz biyoteknolojisini de katıyor süngerlerin yanına.
Türkiye’nin farklı ekosistemlerinde çektiği yüzlerce fotoğrafla bezeli bir kitabı var; adı “Türkiye Deniz Canlıları Rehberi”. Ülkemizde deniz canlılarına karşı bir kayıtsızlık olduğunu düşünüyor. İnsanların denizi tanıması ve tanıdıkça sevmesini ve sahip çıkmasını arzuluyor. E, dert bu olunca kitap ona yetmemiş. Kitabı web’e taşımış. Öyle ki belki bugün web sayfası, orijinali olan kitaptan daha fazla tür içeriyor! Bir de akıllı telefonlar için aplikasyon geliştirmiş. Ege, Akdeniz, Marmara.. Türkiye’nin kıyılarında olup bir balık, bir kabuk olsun deniz canlısı gördüğünde insanlar, dönüp oradan bakabilsinler, tanıyabilsinler istiyor. Ayrıca Cevat Şakir’den Yaşar Kemal’e, defneyapraklarının kapladığı denize inen patikalardan, insana denizi, süngerciliği, vurgunları, umutları, endişeleri anlatan İrme var; 2014’te Altın Portakal’da yarışan filmi Mert’in.
Hâliyle merak etmişsinizdir, Mert neden üniversitelerimizden birinde değil diye. Hakkınız var. Onun etrafına yayacağı heyecan ve yaratıcı bakıştan memleketin bir su ürünleri fakültesi kimbilir nasıl etkilenir, ne renkler fışkırır el ele verince akademi diye hayal etmemek kabil değil ve sadece o değil, onun kuşağında öyle çalışkan, öyle donanımlı, öyle hazır deniz biyologları var ki… ama onlar belki de akademinin değil deniz ile insanın arasındaki köprüleri kurmanın öncüleri olarak hatırlanacaklar günün birinde. Bugünden ileride bir tarihte.
Bize onları izlemek, el vermek, desteklemek düşüyor. Mert, onlardan sadece biri.
Bir konuşmasında “Bu güzellikleri yitirmemek adına hepimizin bir şeyler yapması gerekli bunun için önce onu tanıyarak başlayalım” diyen Mert, şimdilerde lüferin belgeselini yapıyor. Neden diye sorunca, öyle çok nedeni var ki ve bilmediğiniz bir tane bile yazabileceğimden emin değilim ama “nasıl” deyince.. söylediklerini paylaşmadan geçemeyeceğim!
Biz yukarıda balıkçısı, kabzımalı, siyasisi, aşçısı ve akademisyeni ile muhabbet hâlindeyken Mert lüferin kendi yolculuğunu anlatmak arzusunda; denizin altında, ağın içinde boşluğu arar, kaçarken, göç sırasında uğradığı meralarda, hayalet ağların arasında ama hep lüferin gözünden üstünü bildiğimiz sularda. Balıkçısının, akademisyeninin, aktivistinin, aşçısının dediklerini de ekliyor lüfere dair bu hikâyede ama derdi asıl lüferi göstermek. Onun görmediğimiz, tanımadığımız serüveni içerisinde. Baktığımız denizin, görmediğimiz derinliklerinde.
Fırtınanın göbeğinde, ortalık sakin ama kıyameti ensemizde hissettiğimiz şu günlerde, Mert’i ve lüferi çalışmamız gereken dersler, gerçekleştirmemiz gereken dönüşüm adına takip edin dilerim: http://issuu.com/aksuna/docs/lufer
dkoryurek@fikirsahibidamaklar.org
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kor...s-olmak-gerek/