4 sonuçtan 1 ile 4 arası

Konu: Marmara Denizi'nde Süregelen Karasal Kökenli Kirlenmenin Kökeni Ve Boyutları

  1. #1
    Reİs Burhan Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Yaş
    59
    Mesajlar
    5.697
    Tecrübe Puanı
    934

    Standart Marmara Denizi'nde Süregelen Karasal Kökenli Kirlenmenin Kökeni Ve Boyutları



    MARMARA DENİZİ'NDE SÜREGELEN KARASAL KÖKENLİ KİRLENMENİN KÖKENİ VE BOYUTLARI

    Giriş:

    İstanbul boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı’nın oluşturduğu “BOĞAZLAR SİSTEMİNİN” akıntıları asırlar boyunca çeşitli bilim adamları tarafından incelenmiştir.


    Bu konudaki ilk yazılı bilgiler, 1781 yılında İtalyan bilgini Kont L.F. Marsilli’ye aittir.


    19. yy başlarında bilim alemini saran denizlerin keşfi tutkusu, boğazlar sisteminin de pek çok yabancı araştırmacıya konu olmasına yol açmıştır.


    Sırasıyla:


    1870- İngiliz donanmasından Kaptan Spratt


    1872- İngiliz amirallerinden Warton


    1881- Rus donanmasından Makaroff


    1884- İtalyan Magnaghi


    1886- Fransız Gueydon


    1892- Alman Luksch ve Wolf


    1894- Alman Natterer ve Rus Spindler


    1910- Danimarkalı Nielsen ve arkadaşları


    1917- Alman Merz ve Müller


    1950- Hüseyin Pektaş


    1954’den itibaren, başta bütün ömrünü denizlerimizin fiziksel, kimyasal ve biyolojik yapısına adamış M. İlham ARTÜZ olmak üzere, birçok kişi ve kuruluşlarca detaylı olarak incelenmiş ve sayısız yayınlar yapılmıştır. Ancak, bu bağlamda bakıldığında özellikle Marmara Denizi odaklı bir ulusal izleme çalışmasının olmayışı çok düşündürücüdür. Günümüzde sadece MAREM (Marmara Environmental Monitoring) “Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi” projesi düzenli olarak tüm Marmara Denizi’ni kapsayacak şekilde devam etmektedir.

    Söz konusu proje ilk olarak Olav Aasen ve İlham Artüz yöneticiliğinde Et ve Balık Kurumu bünyesinde 1954 senesinde başlatılmıştır.


    1957 senesinde İ.Ü. Fen Fakültesine bağlı Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsünün kuruluşu ile birlikte, söz konusu proje periyodik bir hale getirilmiş ve 1982 senesine değin düzenli bir şekilde sürdürülmüştür. 80’li senelerde H.A.E. kapatılması ile birlikte projenin sorumluğunu yine İlham Artüz başkanlığında İ.Ü. Çevre Bilimleri Fakültesi üstlenmiş ve 80’li yılların sonlarına değin düzenli bir şekilde sürdürmüştür. 80’li yılların sonlarından itibaren proje yine İlham Artüz’ün yöneticiliğinde İ.T.Ü. Gemi İnşaat ve Denizbilimleri Fakültesinde devam ettirilmiş ve 1993 senesinde İlham Artüz’ün vefatı ile proje periyodik ölçümlerin devam ettirilebilmesi amacı ile, İ.T.Ü. Gemi İnşaatı ve Denizbilimleri Fakültesinde İ.Ü. ile yürütülmüştür.


    Takip eden yıllarda söz konusu proje O. Bülent Artüz ve benim çabalarım ile kesintisiz olarak devam ettirilmiş ve 2006 senesinden beri de Sevinç-Erdal İnönü Vakfı bünyesinde gerçekleştirilmektedir. “Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi” ana projesi, bir deniz için yapılmış en uzun soluklu izleme çalışmalarının başında gelmektedir. 1954 senesinde bu güne, Marmara Denizi ve Boğazlarda, yatayda 50 adet istasyonda yaklaşık 25 adet parametrenin, derinliğin elverdiği kesitlerde (0.5m-1200m) ölçümlemesi gerçekleştirilmektedir.

    İlham Artüz tarafından ilk defa 1980 senesinde Marmara Denizi baz alınarak, yapılan deniz araştırmalarının bir çatı altında toplanarak bir veri tabanı oluşturulması fikri ortaya atılmıştır. Bu fikrin filizlenmesini takiben, özellikle 1954 senesinden başlamak üzere Et ve Balık Kurumu ve Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü ölçüm sonuçları temel alınarak, 80’li senelerin başında verilerin depolanması ve hesaplamaların yapılması O. Bülent Artüz’ün yazılımları ile digital ortama taşınmıştır.


    Söz konusu izleme projesi çerçevesince İstanbul Boğazı’nın Karadeniz çıkışından, Çanakkale Boğazı’nın Ege Denizi çıkışına kadar tüm Marmara Denizi’nde Oşinografik, Hidrolojik, Biyolojik, Kimyasal, Sedimantolojik ve Klimatolojik ölçümler, senede iki kez, kış ve yaz periyotları olarak gerçekleştirilmektedir.

    Marmara Denizi ve kirliliği ile ilgili en yoğun irdelemeler 70’li senelerin sonlarında, İstanbul Kanalizasyon projesi uygulaması öncesinde ve sırasında yapılmıştır. Bir anlamda bu günkü yaşanılan dramatik durum, bilim insanlarının o günlerdeki öngörüleri ile bire bir örtüşmektedir.


    Marmara Denizi’nin Ekolojisi

    Ekoloji deyimi bilimsel anlamda ilk kere 1870 de Alman biyolog Ernst Haeckel tarafından kullanılmıştır. Ekoloji Yunanca’daki oikos = ev (yuva, konut vb) ve logos = bilim kelimelerinden üretilmiştir. Bu günkü anlamı ile çevrebilim “bir organizma ile çevresi arasındaki ilişkisi” olarak tanımlanmaktadır.


    Bu tanımlamada, organizma, en basitinden (bakteri, virus) en mükemmeline (insan) kadar her hangi bir canlıdır. Çevre ise, canlının içersinde yaşadığı ortamın coğrafi, fiziksel, kimyasal, jeolojik ve biyolojik yapısının oluşturduğu yapıyı belirtir.


    Bir ortamda genellikle bir tek tür canlıdan çok daha fazlası yaşar. Bu durumda her hangi bir bitki ve hayvan türünün oluşturduğu topluluğa tür populasyonu denmektedir. Daha ileriye gidecek olursak, doğal bir ortamda bulunan tür populasyonu genellikle bir tek türden oluşmadığından, ortamdaki tüm populasyonların bir komunite (toplum) oluşturduğunu söyleyebiliriz.


    Bu nedenlerle, ekolojide tür-populasyonlarının ortam şartları ile ilgisini ortaya koyan bir populasyon ekolojisi, veya tüm populasyonların çevre ile olan ilişkilerini inceleyen toplum ekolojisi’nden söz etmemek gerekir.


    Marmara Denizi’nde son yıllarda oluşan ekolojik değişimler, gerek populasyon gerekse komunite düzeyinde gerçekleşmektedir. Buna bir örnek vermek gerekirse, Marmara ve Boğazlarında bir zamanlar en önemli balık türlerinden birisini oluşturan uskumruları belirtebiliriz.


    Karadeniz’de meydana gelen hidrografik değişimlerin etkisi altında, bu balıkların en önemli besinini oluşturan bazı plankton organizmalarının kaybolması ile, uskumruların yok olmaları arasında bir ilişki olduğu varsayılmaktadır.


    Marmara Denizi kirlenir mi?, kirlenmez mi? gibi tartışmaların gündemde olduğu 80'li yıllardan bu günlere kadar kamuoyunun yakından izlediği ve gözlediği gibi, bu küçücük ancak önemi son derece büyük su kütlesinde pek çok değişimler meydana gelmektedir.


    Kirlenme boyutlarının, bu su kütlesinin kendi kendisini arıtabilme kapasitesinin üzerine çıkmaya başladığı 1975 yılından beri, beş duyumuzla algıladığımız köklü değişimler söz konusu olmaktadır.


    Bu köklü değişimleri, nedenlerine değinmeden, iki ana grupta toplamak olasıdır:


    1- Ekonomik değere sahip bazı balık türlerinde de gözlendiği gibi, Marmara ekosisteminin bileşkeleri olan pek çok canlının hemen hemen tümü ile yok olması ve bu türlere bağlı hızlı bir üretim azalması söz konusudur. 1975’lere kadar Marmara Denizi su ürünleri endüstrisinde önemli rol oynayan balık türlerinin sayısı 124 kadarken, halen bu sayı 4-5 e kadar düşmüş, 1989 senesinde itibaren Marmara Denizi su ürünleri (balık) üretiminde yalnızca istavrit %80'in üzerinde bir paya ulaşmıştır. Marmara'nın tüm Türkiye su ürünleri üretimindeki katkısı da, %22'lerden %6'lara kadar düşmüştür.


    2- Marmara ekosisteminde asırlar boyunca dengeli bir şekilde bulunan Yakamoz, Denizanası gibi planktonik canlılar veya birçok deniz yosunları, istavrit, tekir balığı gibi balık türlerinin 1975'lerden bu yana, denizin rengini değiştirecek, balıkçılık ekonomimizi sarsacak şekilde ve aynı zamanda da, diğer türlerin zararına olan boyutlarda kütlesel çoğalmaları/azalmaları, bu iki grup etki ve tepkinin karakteristik özellikleridir.



    Aslında Marmara Denizi gerçek bir deniz olarak değil, Karadeniz ile Akdeniz arasında bağlantıyı sağlayan Boğazlar sistemi üzerindeki bir genişleme olarak görülmelidir. Marmara Denizi’nin hidrografik yapısı da, burasının bir deniz'den ziyade bir haliç karakteri taşıdığını göstermektedir.


    Marmara Denizi’nde, normal denizlerde gözlenen ve dünyanın dönüşünden, yani koriolis gücünden kaynaklanan dairesel akıntılar yerine, Doğu-Batı doğrultusunda, Karadeniz’in fazlalık veren su bütçesinden kaynaklanan, düz bir yüzey akıntı sistemi ile, kıyısal topoğrafiden ve sürtünme direncinden doğan ters akıntılar(orkoz) bulunmaktadır.


    Binde 18 - 20 dolayında tuzluluğa sahip Karadeniz sularını Akdeniz’e doğru taşıyan bu yüzey akıntısının altında ise, Marmara ve Karadeniz’in tuz bütçesinin gereği olarak, Batı-Doğu doğrultusunda bir dip akıntısı yer almaktadır. Bu iki akıntı, tuzluluk, sıcaklık, oksijen içeriği, besleyici tuzlar gibi özellikleri açısından farklı iki su kütlesini Marmara’ya getirerek burada iki denizin birbiri üzerinde yer almasına neden olmuşlardır. Düşey doğrultudaki bu iki deniz birbirinden, bu iki su kütlesinin karışımından oluşan ve bu iki denizin karışımını büyük çapta engelleyen bir ara yüzey ile ayrılırlar.


    Karadeniz'i temsil eden yüzeysel su kütlesi; normal şartlar altında, dalga hareketleri, akıntının yarattığı karışım ve atmosfer ile olan direkt madde alış-verişi sonucunda, canlıların rahatlıkla yaşayabilmelerini, yumurtlama, gelişme, beslenme gibi fizyolojik gereksinimlerini karşılamaya yetecek kadar yani 5 mg/l veya daha üzerindeki miktarlarda suda çözünmüş oksijene sahiptir. Bu nedenle, üst su kütlesinin biyolojik verimi oldukça yüksektir. Buna karşın, sağlam karakterli ara yüzey ile, atmosfer ve yüzey tabakası ile iletişimi kısıtlanan Marmara dip su kütlesi, canlıların normal yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli suda çözünmüş oksijeni, Ege Denizi’nden gelen Akdeniz kökenli suların taşıdığı oksijen oranında alabilmekte, bu nedenle de bu su kütlesinin oksijen içeriği, normal yaşam koşulları için gerekli miktarın çok altında, 2mg/l dolayında kalmaktadır.


    Üst su tabakalarının su sıcaklıkları, mevsimsel atmosferik koşullara bağlı olarak 6-25ºC arasında periyodik değişimler gösterirken, alt su kütlesinin sıcaklığı bütün yıl boyunca ortalama 14.2ºC dolayında kalmaktadır.


    Tuzluluk açısından da aynı şey söylenebilir. Yüzey suları Karadeniz’e dökülen nehirlerin getirdiği veya bölgeye düşen yağışların miktarına bağlı olarak binde 18-25 tuzlulukta olabilirken, alt su kütlesinin tuzluluğu ortalama binde 38 dolayında bir kararlılık göstermektedir. Bu iki düşey doğrultudaki denizin farklılıkları, yalnızca bu üç faktör ile sınırlı değildir. Ancak bunlar dahi, Marmara’nın ekolojisinin ne kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğunu göstermeye yetecek niteliktedir. Örneğin, palamut-torik, uskumru, kolyoz, kılıç balığı, orkinos gibi yüksek hareket yeteneğine sahip, bu nedenle de oksijen gereksinimleri fazla olan pelajik balık türlerinin, çok kısa ve zorunlu durumlar dışında ara yüzeyin altına geçmeleri olanaksızdır.

    Buna karşın belirli sıcaklıkta yaşamaları gereken canlılar, oksijen gereksinimleri elverse dahi, ara tabakayı zorunlu olmadıkça geçemezler. Her iki su kütlesini kullanabilen canlıların yaşam koşullarının geniş bir toleransa sahip olması gerekir. Bu nedenle canlılar, dar çevreli veya geniş çevreli olmak üzere iki gurupta toplanırlar.

    Bu açıdan bakıldığında Marmara Denizi’nde yaşayan canlılar, yaşam koşulları açısında birbirinden kesin hatlar ile ayrılmış iki topluluk oluşturmaktadırlar. Bu topluluklar, içersinde yaşadıkları ortam koşulları ile çok duyarlı bir denge oluşturmaktadırlar. Bu denge o kadar hassastır ki, örneğin ilk olarak ciddi bir şekilde 06.10.1989 tarihinde Tuzla-Harem arasında gözlendiği gibi; ara yüzeyin üzerinde yaşayan balıkların etkilenmesine neden olan kütlesel balık ölümü olayı, dipteki oksijensiz tabakanın yüzey su kütlesine karışmasının doğal bir sonucu olarak oluşmuştur.


    Takip eden senelerde hava şartlarına bağlı olarak akıntı yön ve değerlerinin kısa süreli olarak değişmeleri ile, Marmara Denizi ve Boğaziçi’nde bir çok kez, bu “balıkların boğularak ölmesi” olayına rastlanmıştır. Aslında Marmara’da bu düşük oksijen düzeyinde yaşayabilen pek çok canlı türü bulunmaktadır. Ancak bu türler, içersinde yaşadıkları ortam koşulları ile, çok duyarlı bir denge kurmuşlardır. Bunların yaşadığı ortama ekstra oksijen sağlanması bile, bu dengeyi bozacağından bu oksijen artışı onlar için ölümcül olacaktır.

    Marmara Denizi’nde, çevresindeki hızlı ve çarpık kentsel ve endüstriyel gelişmeler sonucunda söz konusu duyarlı denge büyük çapta bozulmuş ve halen de bozulmaya devam etmektedir. Yanlış uygulamalar, Marmara Denizi’nin ara yüzeyi altında kalan su kütlesinde, zaten limit değerlerde olan oksijen içeriğini daha da azaltacak ve buralarda canlı-ortam ilişkisini alt üst edecek boyutlara getirilmiştir. Bu çerçeveden bakıldığında, 70’li senelerin başından bu güne, neredeyse tümü ekonomik değere sahip 124 tür balık Marmara Denizi’nde görülmemeye başlanmıştır.

    Gerçekte Karadeniz ve Akdeniz arasındaki bir daralma olarak nitelendirdiğimiz Marmara Denizi yukarıda da belirtilen unsurlar dolayısı ile, Akdeniz ve Karadeniz formlarını bir arda barındırabilecek bir yapıya sahiptir. 1960 öncesi dönemlerde de bu olgu yekinen gözlenmiş o döneme ait balıkhane kayıtlarında, azalmış olmaları bir yana, bu gün hiç bir şekilde Marmara’da karşımıza çıkamayacak türler, ticari olarak işlem görmüştür.

    Ekonomik öneme sahip türler (balıklar) 123 türden sadece 2-3 türe kadar düşerken, bunun paralelinde mevcut türlerin de istihsalinde dramatik bir azalış söz konusudur. Geriye kalan ve Karadeniz ile Akdeniz arasında üremeye bağlı göçler yaptıklarından “geçici balıklar” olarak adlandırılan bu türler istavrit, lüfer ve palamut balıklarıdır.


    MARMARA DENİZİ’NDEKİ KİRLENME BAZLI ÇEVRE SORUNLARI


    Günümüzde İstanbul’un sorunları irdelenmek istendiğinde ağırlıklı olarak gündeme çevre ve çevre etkileşim sorunları gelmektedir. Bunda en önemli unsur, yönetimlerin İstanbul kentini bire bir ölçekli bir laboratuar olarak görmeleri ve mega projeler adı altında İstanbul kenti ve çevresini simülatif bir ortam olarak algılayıp sonuçlarının neleri getireceğini bilmeksizin, yapılan yanlış uygulamalar sonucu, temel çevresel unsurların sırf oy kaygısı ile çarpıtılması olmuştur.


    Söz konusu uygulamalardan Marmara Denizi’ni birinci dereceden etkileyen en güzel örnek, belki de ağızlardan bir türlü düşmeyen “kollektör” olgusudur.


    Yabancı kökenli ve dilimize de yerleşmiş olan, toplama anlamına gelen bu kelime çoğu kez bir çözüm olarak kamuoyunun önüne sürülmektedir. Gerçekte, kollektör kanalizasyon arteriollerinin bir ana toplayıcı arter vasıtası ile toplanarak, bir yerden diğer yere taşınmasıdır. Atıklar sadece yer değiştirmekte, fakat nitelikleri aynı kalmaktadır.


    Bu da bir yerdeki kirliliğin diğer bir yere kümülatif olarak artarak taşınmasını sağlamaktadır.


    Yine bazı kişilerce, düşüncesizce sarf edilmiş vaatler sonucu, plan ve programdan yoksun aklın almayacağı uygulamalar icat ederek sorunları halı altına süpürmek misali, yukarıdaki “kollektör” örneğinde olduğu gibi, hayali ortamlar icat ederek, arıtmayı düşünmeksizin, İstanbul’u İstanbul yapan denizlere onarılması güç zararlar vererek, halihazırda toplam 2.5 milyon m3/gün atık suyu “HERHANGİ BİR ARITMAYA TABİ TUTMAKSIZIN” Marmara Denizi ve Boğazlara, “DERİN DENİZ DEŞARJI” adı altında basmaktadırlar.


    Günümüzde yine aynı zihniyetler, atık sorununun halledilmesi denilince “kollektör” kelimesini gündeme getirip, çözüm oluşturmak yerine, sadece taşımayı öngörmektedirler.


    Mega bir proje olarak nitelendirilen ve esasını İstanbul’un sıvı atıklarını Akdeniz kökenli, bizzat dayanak alınan DAMOC ve CAMP-TEK-SER ile revizyonları olan İSTANBUL KANALİZASYON MASTER PLAN REVİZYONU hükümleri aksine, oksitleyici unsur olan suda çözünmüş oksijenim 5mg/lt altında olduğu dip akıntısına verilmesi ve bu akıntının bir taşıyıcı olarak kullanılıp, atıkların Karadeniz’e taşıyacağının varsayıldığı uygulama Marmara Denizi’ni bu günkü haline getirmiştir.


    İstanbul metropolü başta olmak üzere Marmara Denizi’ni çevreleyen ve bunların hinterlandındaki yerleşim alanlarının neredeyse tüm atıkları Marmara Denizi’ne ulaşmaktadır. Söz konusu sistemde atıkları arıtma yerine “pasaklı hizmetçinin tozları halı altına süpürmesi” misali uzaklaştırması öngörülmektedir.


    Son senelerde 5 duyumuz ile algılayabildiğimiz değişimler İstanbul metropolü kanalizasyon deşarjlarının, Ege Denizi’nden gelen ve Marmara Denizi’nin derinliklerinden geçerek İstanbul Boğazı’nın dibinden Karadeniz’e kadar ulaşan alt akıntı aracılığı ile uzaklaştırma prensibini tekrar tartışmaya açacak niteliktedir. 1986'lardan beri İSKİ tarafından yapılmış olan ölçümler ve bunların değerlendirmesi de böyle bir tartışmanın zamanının geldiğini ortaya koymaktadır.


    Söz konusu değerlendirme raporlarından Türkiye Boğazlarının fiziksel oşinografisi ile ilgili (Emin Özsoy, Temel Oğuz ve diğ. 1988) raporda:


    "1986 verilerine dayanarak, Ege’den gelen su kütlesinin Çanakkale Boğazı’nda %48 oranında geldiği denize döndüğü, geri kalan miktarın %54 ünün girdiği Marmara Denizi dip tabakalarında, havza içersinde kat ettiği yol boyunca karışıma uğradığı ve Boğaziçi’ne giren suyun %13 ünün üst tabaka ile karışarak Marmara’ya geri döndüğü tespit edilmiştir. Bunun sonucu olarak, Ege Denizi’nden Marmara Denizi’ne giren alt akıntı su kütlesinin ancak %19'u Karadeniz’e kadar ulaşabilmektedir. 1987 deki tuzluluk ortalama verilerine dayanan akım değerlerine göre, Ege’den gelen suyun %40'ının Çanakkale Boğazı’nda, %60'ının Marmara Denizi’nde ve Boğaziçi’ne giren suyun %27'sinin üst tabaka suları ile karıştığı hesaplanmıştır. Bunun sonucu olarak Ege’den gelen alt su kütlesinin %13'ü Karadenize ulaşabilmektedir" denilmiştir.


    Özetle, Marmara ve Boğazlar sisteminde varolan alt akıntı, İstanbul Boğazına girmeden önce büyük çapta bir karışıma uğramakta ve yüzey tabakalarına karışarak geri dönmektedir. Buna ilave olarak, çeşitli araştırıcılar tarafından saptandığına göre, Boğaziçi’nde de ciddi karışım olayları gerçekleşmektedir. Kadıköy ve Sarayburnu deniz dibi kanalizasyon deşarjları ise, tüm araştırma sonuçlarına göre karışımın en yoğun olduğu bölgeye her hangi bir arıtmaya uğratılmaksızın bırakılmaktadır.


    Marmara Denizi’nin önde gelen problemi İstanbul metropolü başta olmak üzere çevresinde yer alan yerleşim alanlarından hiç bir arıtmaya tabi tutulmaksızın yapılan deşarjlarından kaynaklanmaktadır. Marmara Denizi’nin kirletici yükü artık bu su kütlesinin kabul edemeyeceği boyutlara yükselmiştir.


    80’li yılların ortalarında temeli atılan, İstanbul’un atık suyunu uzaklaştırmaya yönelik İSTANBUL KANALİZASYON PROJESİ, esas aldığı DAMOC projesinde göz ardı edilen gerçekler yerine, Boğaz akıntısının bir çöp konveyörü gibi kullanılması düşüncesi, hâla MERZ ve MÜLLER’in 1917’deki gözlemlerindeki varsayımlara dayandırılmaktadır.

    Bu teoriye göre, Akdeniz’den Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi yolu ile Boğaziçi’ne ulaşan alt akıntı tümü veya hiç değilse çok büyük bölümü ile boğazın Karadeniz’e açılan ağzındaki 50m dolayındaki eşiği aşarak Karadeniz’in hidrojen sülfürlü derinliklerine aktığı öne sürülmektedir.


    Buna göre bu akıntıya yüklenecek her türlü (evsel ve endüstriyel) atıklar da bu akımla, Karadeniz’in zaten ölü(!) olan sularına gömülecektir.


    Oysa ki, daha 1950’lerde Pektaş’ın gözlem ve değerlendirmeleri “Bu akımın zaman zaman tümüyle durduğunu, zaman zaman yavaşladığını ve hatta ters yönde akabildiğini” göstermiştir.


    Daha sonra denizde gözlem ve araştırma sürdüren bilim çevreleri Pektaş’ın teorisini kanıtlayan değerli veriler elde etmiş ve yayınlamışlardır. ( Akyarlı A., Artüz M. İ., Beyazıt M., Büyüközen A., Çeçen K., Sümer M., ve diğerleri)


    Bu araştırmacılara göre, “Alt akıntının ancak çok az bir kısmı Karadeniz’e ulaşmaktadır.” Merz ve Müller teorisinden çıkartılarak, proje uygulamalarında kullanılan diğer bir parametre de üst ve alt akıntının taşıdığı su kütlelerinin hacim olarak sabitliğidir.


    Bu hacimler üst akıntı için 12600m3/saniye ve alt akıntı için 6100m3/saniye olarak alınmış ve İstanbul Kanalizasyon Projesi bu sabit rakamlardan hareket edilerek yapılmıştır.


    Oysa ki, 1945’den günümüze kadar ölçülen değerler bize bu değerlerin hiç de düşünüldüğü gibi sabit olmayıp, aksine mevsim ve hava şartlarına göre büyük değişiklikler gösterdiğini kanıtlamıştır.

    Boğaziçi’nde birbiri üzerinde yer alan su kütlelerinin, zamanında uygulamaya çalışıldığı gibi İstanbul metropolünün arıtılmamış atıklarına ne dereceye kadar alıcı ortam rolü oynayacağı nedense bu suların o günkü durumunun ışığı altında tartışılmamıştır.


    Ana proje (DAMOC 1971) ve revizyonun (CAMP-TEK-SER 1975) hazırlanmasından ve bunlara kaynak olan çok daha önceki yıllara dayanan gözlemlerin derlenmesinden beri, Boğaziçi’nden çok sular akmıştır.


    Halbuki, bu konuda göze alınan harcamalar, değil İstanbul’un, Türkiye’nin genel bütçesi içersinde dahi, hiç de azımsanmayacak boyutlara ulaşmış ve yalnızca bizi ve çocuklarımızı değil, torunlarımızı bile büyük bir borç yükü altına sokmuştur.


    Şu anda yaşanılan sorun İstanbul Metropolünün kanserleşmiş atık ve kanalizasyon sorununa çare bulunup, bulunmamış olması veya böyle bir girişime körü körüne karşı çıkılıp çıkılmamış olması değil, milyarlarca dolarlık iç ve dış kaynaklı finansman ile gerçekleştirilen böyle bir projenin soruna gerçekçi bir çözüm getirip, getirememiş olduğu konusunda düğümlenmektedir.


    Çağımızın öngördüğü çevre bilinci çerçevesinde, atıkların uzaklaştırılmasında en önemli öğe “doğal ekosistemi müsaade edilmez veya kontrolsüz ölçüde bozmaksızın, doğanın organik atıkları özümleme yeteneğinden yararlanmak olmalıdır.”


    Bu ilke göz önünde tutularak, yukarıdaki olası sorulara cevap verebilmek için uygulanan projeyi ve Boğaziçi’nin alıcı ortam olarak özelliklerini bu sunumun hacmine uygun boyutlarda özetlemek gerekir.

    Günümüzdeki uygulama yalnızca bir “ön arıtma” düzenine dayanmaktadır. Ön arıtma ise “Pompalara ve atık suyu taşıyacak boru sistemlerine zarar gelmesini önlemek amacı ile, pis sudaki iri maddeleri ve görülebilir yüzen cisimlerin bir çoğunu ayırmak üzere kullanılan ve 2cm. ile 7.5cm. arasında değişen, aralıklı çubuklardan ibarettir.”

    Baltalimanı, Tarabya, Küçüksu ve Paşabahçe başta olmak üzere, temel alınan bu “ön arıtma” düzeni yalnızca “kum tutucular, ızgaralar ve pompa sistemlerinden ve bunları birleştiren boru ve kanallardan” meydana gelmesi düşünülmüştür.


    Bu yapılar ise yalnızca kanalizasyon şebekesinin korunmasına yönelik önlemlerdir. Yani bu hali ile Boğaz’ın dibine bırakılacak pis sular, gerçek anlamda herhangi bir arıtmaya uğramayacaktır. Zaten “ön arıtma” deyimi de, işlemin arıtmadan önce geldiğini açıkça belirtmektedir.

    Israrla vurgulamak istediğim husus, ön arıtmanın pek çok kez iddia edildiği gibi, arıtma anlamına gelmediğidir.

    Evsel atıkların içerdiği organik maddelerin ayrıştırılması ve nispeten zararsız hale getirilebilmesi için alıcı ortamın belirli düzeyde çözünmüş oksijene sahip olması gerekir. Nitekim, “Marmara Denizi’ne bırakılacak atıklar için, bölgedeki düşük çözünmüş oksijen miktarı dolayısı ile ön arıtmadan sonra, biyolojik arıtmaya” da gerek görülmüştür.


    Normal bir denizel yaşam için ve “iyi bir balıkçılık ortamının muhafazası için en az 5mg/lt çözünmüş oksijen gerekmektedir. Çözünmüş oksijen değerinin 1.5-2mg/lt den az olması, balıkların çoğunun ölümüne sebep olacaktır. Çözünmüş oksijen yalnızca balıklar için değil, atık suların doğal olarak denizde çürüyüp, zararsız hale gelmesi bakımından da önemlidir. Ayrıca oksijensiz çürüme, hidrojen sülfür gazını meydana getirir ve bu gazın çok miktarı koku yarattığı gibi, balıklara da zehirlidir. Doğal çözünmüş oksijen seviyesi 5mg/l az ise, atık su deşarjının bu seviyeyi %10’dan fazla azaltmasına müsaade edilmemelidir. Çözünmüş oksijen hiç bir şekilde 2mg/l az olmamalıdır.”


    Halbuki Boğaziçi’nde atıkların bırakılacağı derinliklerde en iyimser şartlarda dahi 2-2.5mg/lt oksijen bulunmaktadır. Bu şekilde bir uygulamanın, yukarıda belirtilen şartlara uyduğunu iddia etmek mümkün değildir. Gerekli verileri Boğaz’da ve/veya Marmara Denizi’nde yapılacak ölçümlerle her zaman kanıtlamak olasıdır.


    Bir su kütlesine bırakılacak organik atıklar “bir ilk karışım süreci geçireceklerdir. Atıksu, deşarj derinliğindeki daha ağır deniz suyu içersinde karışarak yükselecektir. Atık su sütunu, ya deniz yüzeyine veya çevresindeki suyun yoğunluğunun atıksu-deniz suyu karışımının eşit olduğu seviyeye yükselecektir.”

    Bu karışımın Boğaz su hareketleriyle zamanında yeteri kadar gerçekleşebileceği varsayılmış olsa bile “atıksuları, alt tabakanın her bölgesine eşit şekilde dağıtmak olanağı bulunmadığı gibi, çözünmüş oksijen yoğunluğunu her bölgede 2mg/lt indirmek de istenen bir durum değildir.”


    Konuyu toparlamak gerekirse, Boğaziçi’nde uygulanan deşarjın İstanbul Kanalizasyon Projesi Master Plan Revizyonunda açıkça belirtilen öğelere uyularak gerçekleştirildiği ve işletildiği söylenemez. En fazla 2.5mg/lt’lik oksijen içeren alt su kütlesine, en azından organik maddelerin özümsenmesini sağlayacak, böylece bu sularda zaten yetersiz olan oksijenin daha da yitirilerek, buraların bir ölü alan olmasını önleyecek biyolojik arıtmanın bir toplayıcı kanal sistemi olan “kollektörlerden” önce yapılması veya en azından ikisinin de aynı anda devreye girmesi gerekmekteydi.


    Bu açıdan çevre mevzuatı hükümlerine bakıldığında; Madde 15 - Herhangi bir amaçla kullanım açısından sınıflamaya alınmış olsun olmasın tüm kıyı ve deniz sularının sağlıklı bir ortam halinde muhafazası için, deniz sularının genel kalite kriterlerine uymak esastır. Bu kriterler Tablo 4'te verilmiştir. Su ürünleri üretimi yapılan deniz ve kıyı sularının kalitesi ise 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ve bu kanuna dayanılarak çıkarılan yönetmeliğin ilgili hükümlerine uygun olmalıdır.


    Deniz kirlenmelerinin önlenmesi amacıyla düzenlenen ve Türkiye'nin de taraf olduğu uluslar arası sözleşme hükümlerine uyulması mecburidir. Rekreasyon amaçlı kıyı suları standartlarına ve deniz suları genel kalite kriterlerine uyum, bu Yönetmeliğin öngördüğü bir husus olup, deniz suyu kalitesinde Tablo 3've 4'te öngörülenlere göre bozulmaya yol açtığı belirlenenler, 2872 sayılı Çevre Kanununun 3301 sayılı kanunla değişik 24 üncü maddesinde belirtilen yetkili kurum ve kuruluşlarca cezalandırılırlar. Denmektedir. Buradan tablo 4 değerlerine bakıldığında ortalama 5 mg/l çözünmüş oksijen konsantrasyonunun altında olan su kütlelerine hiç bir şekilde deşarj yapılamayacağı ortaya çıkmaktadır. Ancak buna rağmen, çevre mevzuatı hilafına halihazırda deşarjlar 3 mg/l ve altı ortalama değere sahip su kütlelerine yapılmaktadır.


    Yazıda koyu harflerle altı çizili olarak verilen bölümler merak uyandıracak olursa, bunlar ister inanın, ister inanmayın, söz konusu uygulamaya esas gösterilen CAMP-TEK-SER müşavir firmaların hazırladığı resmi rapordan buraya aynen aktarılmıştır.


    Peki, bu yanlış uygulamalar ne gibi sonuçlar doğurmuştur. İsterseniz bunu da İller Bankasının 1975 senesinde yayınlamış olduğu ve gerekli arıtma yapılmaksızın gerçekleşecek deşarjların oluşturacağı sorunları irdeleyen “İSTANBUL KANALİZASYON PROJESİ MASTER PLAN REVİZYONU” isimli raporun 2. cildi “ekler” bölümünden alıntılar yaparak irdeleyelim;


    Söz konusu rapor kapsamında arıtma öngörülmeksizin yapılacak deşarjlar ile ilgili kuşkular, iller Bankası’nın 323 sayfalık raporu ile, detaylı şekilde dile getirilmektedir. Özellikle de; akıntıların taşıyıcı bant olarak kullanılması ve buna bağlı olarak öngörülen alıcı ortam yani deniz suyu ile atıkların karışımının ne gibi olası sonuçlar doğuracağına dikkat çekilmekte ve mutlak surette yeterli arıtmanın yapılması gereği ısrarla vurgulanmaktadır.


    Söz konusu raporda, “Oşinografi ve Deniz Deşarjlarının Projelendirilmesi” başlığı altında yer lan şu paragrafta;

    “Sonuç olarak, Marmara denizinin alt tabakası Istanbul’un artık sularının ancak küçük bir kısmını özümleyebilecek kapasitededir. Deşarjlar yalnızca, alt tabakada atık suları yeterince dağıtabilecek akıntıların mevcut olduğu bölgelere yapılmalıdır. Akıntıların zayıf olduğu Kartal gibi bölgelerde, alt tabakaya deşarj ancak yeterli BOİ (biyolojik oksijen ihtiyacı) tasfiyesi yapıldıktan sonra veya hiç yapılmamalıdır” denmektedir.


    Yine aynı raporun Jones and Stokes Assoiates tarafından hazırlanan “Biyolojik Rapor ve çevresel Değerlendirme” bölümünde, giriş kısmı sonunda;


    “Biyolojik bakımdan, projeden etkilenebilecek deniz kaynakları, Ege Denizinden karadenize kadar uzanmaktadır. Kısa vadede ölçülenebilir etkiler, proje sahası sınırları içinde kalabilir. Ancak, uzun vadede, İstanbul ve izmitin yerleşme sahalarının, Ege’den Karadenize kadar bütün saha içinde, su niteliğini ve biyolojik kaynakları etkilemesi beklenmektedir” vurgusu yapılmaktadır. Gerçekte de, geçen süre zarfında söz konusu etkinin oluşmuş olduğu bilimsel araştırmalara gerek kalmayacak şekilde beş duyumuzla açıkça algılanabilmektedir.

    İstanbul Kanalizasyon projesi’nin temel alındığı ve geçen zaman zarfında ısrarla uygulamaya devam edilen ve projenin temel aldığı yöntem de aynı bölümde irdelenmektedir


    (sayfa 5-6) Ullyott ve Ilgaz’ın 1946 da öne sürdükleri akıntı modeli hakkındaki şüpheler son zamanlarda artmıştır. Bu modele göre, Boğaz büyük bir aspiratör gibi çalışmakta ve karadenizden gelen ve güneye akan üst akıntı, Boğazdaki kuzeye akan alt akıntı sularının büyük çoğunluğunun Marmara denizine geri dönmesini sağlamaktadır. Bu çalışmalardan sonra Pektaş’ın yaptığı çalışmalarda, model değiştirilerek, sadece yarı zamanda çalıştığı öne sürülmüş, fakat bunun da geçersiz olduğu Bogdanova tarafından gösterilmiştir.

    Kısaca buna göre söz konusu projeye temel alınan esas unsurun yanlış veya en azından yetersiz olduğu 1975 tarihinde bilinmekteydi. Belki de bu sebeple, alıntı yapmaya devam edeceğimiz bu İller Bankası kökenli raporda öngörülenler ne yazıktır ki acı bir şekilde bu gün karşımıza çıkmış bulunmaktadır.


    Alıntılarımıza devam edecek olursak;


    (sayfa 43) “Boğazın girişindeki yüksek plankton konsantrasyonunun nedeni yayınlanmış eserlerde bulunamamıştır. Karadenizden gelen planktonları o bölgede toplayan hidrografik güçlerin veya o bölgede alt tabaka sularının üst tabaka Karadeniz suları ile karışmasının üretimi teşvik ettiği veya her ikisi birden bu olayın nedenleri olarak düşünülebilir. İstanbul Boğazının alt tabakasına deşarj edilecek artık sular bu durumu doğrudan etkileyecektir” ve etkilemiştir de, bu gün yaşanılan balık kıtlığının temel sebeplerinden birinin de bu olduğu kuşku götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine devam edelim (sayfa 67) “Proje sahasında deşarj edilmesi önerilen atıklar, türlerin terkibini ve besin akım ilişkilerini saptayan bazı kontrol edici ve düzenleyici unsurların tabiatını değiştirebilir. Şu muhakkaktır ki, deşarjların yakın çevresindeki su ve dip malzemesinin kimyasal ve fiziksel şartları değişecek ve sonuç olarak daha az türü olan bir biocoenosis (yaşam ortamı) oluşacaktır.


    (sayfa 86) “Ticari balıkçılık” başlığı altında; “Ticari amaçla yakalanan türlerin sayısı 100’ü bulmakla beraber sadece 34 adedi Tablo III-12’de görülmektedir.” Yani o tarihte Marmara Denizi’nde rapora göre 100 adet ticari öneme sahip balık türü bulunmaktadır.


    (sayfa 102) “Su kalitesi amaçları” başlığı altında “Çözünmüş Oksijen” ile ilgili aynı fasıl kapsamında değerlendirmeler; “Balıkçılık havzası olarak kullanılması öngörülen tüm sularda, çözünmüş oksijen (ÇO) konsantrasyonunun 5mg/lt veya daha fazla olması beklenir. Doğal ÇO değeri 5mg/lt’nin altında ise artık su deşarjı bu değeri yüzde 10’dan fazla indirmemeli ve hiç bir durumda ÇO 2mg/lt altına düşmemelidir. Gerekçe: proje sahası gibi karmaşık bir deniz çevresinde optimum üretimin korunması için doygunluk seviyesine yakın ÇO konsantrasyonu gereklidir. Oksijenin daha düşük seviyeye indirilmesi ile balık ve balıkların besin maddesi olan organizma üretiminde azalma meydana gelir.


    (sayfa 149) “Çözünmüş Oksijen Konsantrasyonlarının Düşmesi” başlığı altında; “Atık sular alan ve/veya ötrofikasyon geçiren birçok su kitlesine benzer şekilde, alt tabakadaki oksijen konsantrasyonu giderek azalacak ve nihai olarak oksijensiz (anaerobik) duruma gelecektir. Sıfır ÇO seviyesine erişilmeden evvel, alt tabakaya bağımlı olan canlılar kaybolacaktır.


    (sayfa 150) “Ticari ve Sportif Balıkçılığa Mümkün Etkiler” başlığı altında; “Kirletici ve toksik maddelerin muhtemel etkileri evvelce müzakere edilmişti. Çözünmüş oksijen seviyesinin 5mg/lt’nin altına ve özellikle 2 mg/lt’nin altına düşmesi, türlerin terkibini ve bolluğunu değiştirerek balıkçılığı etkileyecektir.”

    Yine aynı raporun son bölümünde konu ile ilgili farklı uzmanların görüşlerine yer verilmekte ve bu da “Çevre ve


    Yönetim Konularında Görüşler” başlığı Altında yer almaktadır.

    Bu raporlardan birincisi; Gönderilen: C.E. Klein, Gönderen: D.A. Okun, : İstanbul Metropolitan İdaresi için bir Atık su Toplama ve Uzaklaştırma programının Sağlayacağı Yararlar başlığı altında yer almaktadır.

    Söz konusu raporda; Balıkçılık Endüstrisinin Korunması ve Geliştirilmesi: ana başlığı altında şu görüşlere yer verilmektedir.


    Dünyanın birçok yerinde, yiyecek sıkıntısı ve hatta açlık, büyük bir sorun olmaya başlamıştır. Barındırdığı nüfusu besleyebilmek için yiyecek maddesi ithal etmek zorunda kalan ülkeler ekonomik açıdan çok güç durumda kalacaklar buna karşılık, tükettiğinden fazla yiyecek maddesi üretebilen ülkeler ise bu olgudan yararlanacaklardır. Türkiye'deki yiyecek maddesi imkanlarından önemli biri, deniz balıkçılığıdır. Ancak, ülkenin balıkçılık açısından son derece önemli kaynaklarından bazıları, İstanbul Metropoliten Bölgesinden gelen kirlilik yükü ile ciddi şekilde tehdit edilmektedir. Koruyucu tedbirlerin alınmaması halinde, deniz ürünleri endüstrisi tamamen kaybedilebilir. Tehlikenin iki kaynağı vardır:


    l. Hiçbir ayırım gözetmeden bütün artık suların Marmara Denizine akıtılması, ticari önemi olan balıkların bu denizin İstanbul'un doğuşu ve batısında kalan bölgelerinde kıta sahanlığı boyunca yumurta bıraktıkları yerleri ciddi şekilde tehdit etmektedir. Kabuklu deniz hayvanları kirlilikten Özellikle etkilenirler ve kirlenmeye yol açan maddeleri kendi bünyelerinde topladıklarından yenmiyecek hale gelirler, İstanbul'da, gelecekte en fazla gelişmelerin beklendiği bölgelerde, artan nüfus ve gelişen endüstri ile birlikte bu durum daha da ciddiyet kazanacaktır.


    2. Ağır metaller ve sentetik organik maddeleri içeren endüstriyel artık suların kontrolsuz olarak denize akıtılması balıkların zehirlenmesine yol açmaya başlamıştır: bu durum devam ederse balıklar satılamaz hale gelebilir.


    Artık suların büyüyen İstanbul'dan hiçbir ayırım gözetmeksizin denize akıtılması Akdeniz'den gelen göçmen balıkların İstanbul Boğazı yoluyla Karadenize geçmelerini engelleyeceğinden, Karadeniz balıkçılığını da Önemli ölçüde etkileyebilecektir. Böyle bir durum uluslararası ve ekonomik sorunlar yaratabilir.


    İstanbul ve çevresinden evsel ve endüstriyel artık suların denizlere kontrolsuz olarak rastgele verilmesine devam edilmesi halinde, balıkçılık endüstrisi tehdit altında bulunacaktır. Bu durumun düzeltilmesi için alınması gereken tedbirlerin geciktirilmesin kirlenmenin önlenmesi açısından, bu tedbirlerin hemen alınmasına kıyasla çok daha az etkin olacaktır. Kabuklu deniz hayvanları yataklarının ve balık yumurtlama yerlerinin zarar görenlerinin yeniden kazanılması çok uzun zaman istemektedir. Diğer taraftan, iyi bir artık su kontrolü sayesinde, artık su içindeki besin maddeleri ile balık üretimi geliştirilebilir.


    Bu bölümde koyu olarak belirtilmiş bölümler de olduğu gibi söz konusu rapordan olduğu gibi buraya aktarılmıştır. Raporlarda 1975 senesinde yazılanlar günümüzde tam anlamı ile gerçekleşmiş durumdadır. AB 90’lı senelerin ortalarında Marmara Denizi menşeli midye, istiridye, kum midyesi gibi çift kabukluların topraklarına girişini yasaklamıştır.



    Durum bu mertebeye gelmişken; Su Ürünleri Düzenleme “tebliğleri” ile stokların azalmasının faturası balıkçıya kesilirken, çevreyi sorumsuzca kirleten, insan sağlığını hiçe sayarak tehlikeli maddeleri hiç çekinmeden ortama bırakan çevrelerin yerine, bu olaylarda hiçbir katkısı ve suçu bulunmayan balıkçıların cezalanması yönünde haksız bir uygulama ortaya çıkartmaktadır.


    Su kirlenmesi, söz konusu ortamdaki su ürünlerinin azalmasına, kalanların yenemeyecek boyutlarda zehirli madde ve hastalık yaratıcı mikroplarla yüklenmesine, av araç ve gereçlerinin normal süresinden çok daha önce yıpranarak kullanılamaz duruma gelmesine, su ürünlerinin başka alanlara göçmesine, yaşamlarını yitirerek yok olmasına neden olmaktadır.

    Marmara Denizi’nde yıllar yılı avlanan ve geçimlerini avuçlarının içi gibi bildikleri bu sulardan çıkaran balıkçılar, ÖTV siz bile olsa akaryakıtın altın değerinde olduğu günümüzde, millerce yol kat ederek kendilerine belki de kısa süre sonra kirletilecek ve terk etmek zorunda kalacakları yeni av alanları aramak ya da aile mesleğine son vermek zorunda bırakılmaktadır.



    Kimse işlemediği bir suçtan ötürü cezalandırılamayacağına göre, balıkçıyı kısmen de olsa koruyacak önlemlerin alınması gereklidir.


    Karada üreticilerin karşılaştıkları afetlerde olduğu gibi, başlı başına bir afet olan su kirlenmesinin etkisi altında kalan bölgelerde “hasar ve neden” saptaması sonucunda balıkçıların uğradığı zararların, özellikle kirletenden alınacak cezalarla karşılanması hukuk devleti anlayışının kaçınılmaz bir görevi olsa gerektir.


    Ana proje (DAMOC 1971) ve revizyonun (CAMP-TEK-SER 1975) hazırlanmasından ve önceki yıllara dayanan gözlemlere rağmen ısrarla uygulamaya devam edilmesi sırasında Boğaziçi’nden çok sular akmıştır. Halbuki, bu konuda göze alınan harcamalar, değil İstanbul’un, Türkiye’nin genel bütçesi içersinde dahi, hiç de azımsanmayacak boyutlara ulaşmış ve yalnızca bizi ve çocuklarımızı değil, torunlarımızı bile büyük bir borç yükü altına sokmuştur. Bu bilgiler ışığında, “Pek iyi de, İstanbul’un kangrenleşmiş atık ve kanalizasyon sorununa çare bulunmasına karşımısınız?” diye sorulabilir.


    Belki de, “Zaten atıklar yüzlerce basit lağımdan Boğaz’a ve Marmara’ya akmıyormuydu?” diye karşı çıkılabilir.


    Bu sorular tamamen haklı tepkileri dile getirmektedir.


    Ancak, günümüzde gerçek sorun İstanbul Metropolünün kanserleşmiş atık ve kanalizasyon sorununa çare bulunup, bulunmamış olması veya böyle bir girişime körü körüne karşı çıkılıp çıkılmamış olması değil, milyarlarca dolarlık iç ve dış kaynaklı finansmanı gerektiren böyle bir projenin soruna gerçekçi bir çözüm getirip, getirememiş olduğu konusunda düğümlenmektedir.

    M. Levent ARTÜZ / Hidrobiolog




    ..................
    ><((((º>`·.¸¸.·´`·.¸¸.-> BALIKÇI FORUM <-.¸¸.·`´·.¸¸.·`<º))))><

  2. #2
    % 10O Lazoğli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Yaş
    53
    Mesajlar
    1.275
    Tecrübe Puanı
    0

    Standart

    Burhan yeminlimisin be dostum bana gözlük taktıracan sonunda

    cuma cuma pazar paylaşsan neyse

    Emeğine teşekkürler,


    34 D 1316

    BAKIRKÖY/İSTANBUL


    KİM NE YAPARSA KENDİNE YAPAR

  3. #3
    Reİs Burhan Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Yaş
    59
    Mesajlar
    5.697
    Tecrübe Puanı
    934

    Standart

    Evet yazı biraz uzun ama içeriği zengin.Okumakta bilgi açısından yararlı olacağı kanısındayım.

    Yarı için rastgele Hayırlı Avlar.
    ><((((º>`·.¸¸.·´`·.¸¸.-> BALIKÇI FORUM <-.¸¸.·`´·.¸¸.·`<º))))><

  4. #4
    Reİs Burhan Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Yaş
    59
    Mesajlar
    5.697
    Tecrübe Puanı
    934

    Standart

    Bu yazıyı okuyupta yorum yapan yokmu.

    Baba yalçın sen olsaydın yorum yapardın. tık yok
    ><((((º>`·.¸¸.·´`·.¸¸.-> BALIKÇI FORUM <-.¸¸.·`´·.¸¸.·`<º))))><

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. marmara denizinde bilim adamlarının sonuç raporu
    By ramazan özkaya in forum SUR - KOOP - SU ÜRÜNLERİ KOOPERATİFİ MERKEZ BİRLİĞİ
    Cevap: 2
    Son Mesaj: 05.05.15, 14:17
  2. Marmara Denizi Kirleticiler ve Çevre Açısından Alınabilecek Tedbirler
    By Burhan Reis in forum Deniz Kirliliği Haberleri
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 31.10.10, 03:27
  3. 2/1 numaralı tebliğin deişmiş son şekli
    By ramazan özkaya in forum SUR - KOOP - SU ÜRÜNLERİ KOOPERATİFİ MERKEZ BİRLİĞİ
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 03.09.10, 21:54
  4. Marmara Denizi'nde Balıkçılar Araştırılacak
    By ilkay_cinar81 in forum Güncel Deniz Haberleri
    Cevap: 15
    Son Mesaj: 20.01.10, 04:35
  5. Marmara Denizi'nde kirlilik alarmı!!!!
    By Hıcaz in forum Deniz Kirliliği Haberleri
    Cevap: 1
    Son Mesaj: 19.03.09, 12:14

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
BALIKCI FORUM