MARMARA DENİZİ -



Tanrı buraları boş bir vaktinde yaratmış olmalı. Taşların üzerine özenle sürdüğü her renkten belli ki çok keyif almış. Cansız kayaların katılığını yaşamla yumuşatırken harcadığı çabada aceleden eser yok. Yıllarca öldü gözüyle bakılan Marmara’nın derinlerinde, insanı hayrete düşüren bir renk cümbüşü var.
Marmara Denizi gözden uzak derinliklerinde, eşine az rastlanır canlılara ev sahipliği yapıyor. Akdeniz’in ve Karadeniz’in burada karşılaşan suları, kendi ekosistemlerinde var olan canlıları da beraberlerinde getirerek, Marmara’nın flora ve faunasını arkası kesilmeyen bir yaşam akışıyla sürekli besliyor. Bu küçük içdeniz, türlerin Akdeniz’e ya da Karadeniz’e geçişlerine izin veren veya engelleyen ekolojik koşullarıyla, boyutlarından beklenmeyen bir güce sahip.


Asırlardır dünyanın en işlek su yollarından birinin kıyısına kurulmuş olması nedeniyle, İstanbul daima yolcuların akınına uğramış, uğramaya da devam ediyor. Gemilerle gelenler bizim görebildiklerimiz; fakat, kente yolu düşen yolcuların çoğu, seyahatlerini tüm gözlerden uzakta, denizin derin karanlığında yaparlar. Onlar, İstanbul’un sualtı yolcularıdır. Tıpkı Ahırkapı açıklarında demir atmış bekleyen gemiler gibi, Akdeniz’e ya da Karadeniz’e geçmek isteyen sualtı yolcuları da, Marmara’dan ve İstanbul Boğazı’ndan vize almaya mecburdurlar. İzin koparabilenler yollarına devam ederler. Fakat, Marmara her yolcuya geçiş izni vermez, alıkoyar, sahiplenir. Burada alıkonanlar, İstanbul’un sualtı doğasını daha da zenginleştirirler. Kenti kuşatan denizleri yaşamla buluşturan, buraları sulak bir çöl olmaktan kurtarıp, derin bir cennete çeviren sualtı yolcuları, Prens Adaları’nın derinlerinde rengârenk bir yaşam karnavalı yaratırlar.


İstanbul denizle kuşatılmış olmasına rağmen, denizine sırt çevirmiş bir kent. Sahil dolgularıyla dip yaşamının çoğunu molozlara kurban veren, yanıbaşındaki milyonluk kentbozuğunun çöpleriyle kıyasıya kirletilmiş kıyılarda zengin bir deniz yaşamı aramak, çölde su aramaktan daha zormuş gibi görünebilir. Marmara’yı gözden çıkarmamızı kolaylaştıran bu önyargı zihinlerimize kök salmış olsa da, adalar denizinde karşımıza çıkan yaşamlar, Marmara öldü diyenlere karşı sessizce meydan okurlar. Prens Adaları’nın derinliklerinde yaşam, daha önce belki hiç görmediğimiz şekillere bürünmüş olarak tüm hızıyla devam eder.


Gece yüzen bir kent gibi ışıldayan Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada’nın aksine, adalar denizinin güney sınırını çizen Sivriada, Yassıada ve Balıkçı Adası’nı karanlıkta kolayca seçemezsiniz. Güneş batınca üçü de sanki Marmara’nın sularında gözden kaybolurlar. Anakaranın yakınındaki dört büyük ada asırlardır insan sesiyle yankılandığı halde, açık denizdeki üç küçük ada, dalış yapmak ya da kafa dinlemek için gelen günübirlik Robensonların dışında, bugün de geçmişte olduğu kadar yalnız ve ıssızdır. Fakat insansız kalmış olmanın iyi yanları da var. Yanıbaşlarındaki kentin kıyıları, özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinde etkisi hızla artan bir tahribata ve kirliliğe maruz kalmış olsa da, Prens Adaları’nın dipleri hâlâ zengin bir deniz yaşamına ev sahipliği yapıyor. Burası kelimenin tam anlamıyla bir “biyolojik çeşitlilik kaynağı”dır. Bir hazine avcısı için Babil’in Asma Bahçeleri’ni keşfetmek neyse, Prens Adaları’nın saklı bahçelerine dalmak bugüne kadar bende hep benzer duygular uyandırdı. Adalar denizini gökkuşağının renkleriyle buluşturan bu bahçe, Marmara Denizi’nde yaşayan bitki ve hayvan türlerinin hafızasıdır. İstanbul kıyılarında artık yaşamayan birçok canlıyı hatırlamamızı sağlayan bu hafızanın silinmemesi için acaba özen gösteriyor muyuz?