2 sonuçtan 1 ile 2 arası

Konu: Nereden Nereye

  1. #1
    BALİKÇİ FORUM sunshine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesajlar
    215
    Tecrübe Puanı
    36

    Icon2 Nereden Nereye

    Boğanın Avrupa'dan Asya'ya Yolculuğu
    Alman Kralı II. Wilheim Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit'i ziyaret ederken ülkesinden eli boş gelmemek için beraberinde hediye olarak bir boğa heykeli getirmiş. Boğanın Almanya'dan çıktığı yolculukta ilk durağı İstanbul'un Yıldız Sarayı bahçesi olmuş. Daha sonra Harbiye'de bulunan önceki ismiyle Spor Sergi Sarayı, şimdiki ismi ile Lütfü Kırdar Salonu önüne, beton kaplı alana yerleştirilmiş. Bir tarafında Hilton Oteli bir tarafında heyecanlı basketbol taraftarlarının maçlara geldiği spor salonu arasında yıllarca durmuş. Anı fotoğraflarına dekor olmuş. Günün birinde ani bir kararla boğa buradan alınıp Taksim Parkı'na, daha sonra İstanbul'un Kadıköy yakasına, yani Avrupa'dan Asya'ya taşınmış. Bir süre İskele karşısında bulunan parkta misafir edilmiş, vapur yolcusuyla karşılaşır olmuş. Sonunda buradan da alınıp, şimdiki yerine yani Kadıköy Altıyol Meydanına, araç ve yaya trafiğinin tam ortasına konulmuş. Boğa iri bulun deliklerinden öfkeli nefes alır gibi sert bakışıyla, kendisine ayrılan çiçekler arasında ki, zaten hareketli meydana daha da hareket katıyor. Buluşmaların yaşandığı, beklemelerin yapıldığı kavşakta, adrese gerek görülmüyor. Gençler aralarında randevulaşırken Cumartesi veya Pazar saat 14.00 de, belki de bir başka günün herhangi bir saatinde "boğanın önünde" demeleri yeterli sayılıyor.


    Eminönü Definecileri...
    1983 yılı İstanbul Belediye Başkanı Bedreddin Dalan dönemi, dubalar üzerinde yüzen asırlık Galata Köprüsünün yerine yenisi yapılıyor. Köprünün Eminönü yakasında ki ayakları için kazı çalışmaları sırasında ve ortada siyah, yağlı, çamur gibi topraktan koca bir tepe oluşuyor. İşte ne olduysa oluyor, o saatte başlıyor, siyahımsı toprak tepenin üstüne insanlar üşüşüyor. Kâh elleriyle, kâh sopalarla toprağı eşeliyorlar. Haber çabuk yayılıyor, bulunanları kazı yapanlar birbirlerine gösteriyorlar. Ertesi sabah tepe insandan görünmez oluyor. Eleklerle gelenler toprağı eliyor, altın arayıcıları gibi denizde toprak yıkıyorlar. Sürekli yeri değişen tepede bulunanlar heyecanı körüklüyor, dikkatleri artırıyor, yeni define arayıcılarını topluyor. Kimi altın, kimi mecidiye, kimi gümüş paralar, kimi sikke, kimisi de saat buluyor. Rivayet edilen "Bizans altınları yoksa buradan mı çıkacak" söylentileri dolaşıyor. Veee sonraları gerçek anlaşılıyor. Yıllar önce var olduğu bilinen Eminönü tuvaleti zaman içersinde kapatılmış, yerinde tuvalet olduğu bile unutulacak kadar zaman geçmiş. Kazı sırasında alt üst edilen toprak kütlesine ise kanalizasyon karışmış. Tuvalet ihtiyacı için pantolon sıyırıp alaturka tuvalete çömelenlerin ceplerinden tuvalet deliğine düşen altın ve benzeri paralar yıllarca kanalizasyon künkleri içine çöküp takılarak kalmışlar. Bulunanlar ise o dönemlerin asitli sularda paslanmadan kalabilen dayanıklı paralarmış...


    Kabataş
    Kabataş'ın dünü bugünü. Yandan çarklı "Karamürsel" adlı Araba Vapuruna atlı arabalar da binerdi. At bazen binmekte inat ederdi, sahibi atın gözlerini bağlar, vapura öyle çekerdi. Bir de Meclis-i Mebusan Caddesi'nden set üstüne çıkan merdivenin yanında ki çimenlik alana, beyaz çakıl taşı döşeli zemin üzerine günün tarihi yazılırdı. Bu tip bir uygulama İstanbul'da sadece Kabataş'ta vardı. Park görevlisi taştan dökülme rakamları her gün değiştirirdi, mesela 28.6.1967 gibi bir tarihi, mahallenin çocukları bazen muziplik olsun diye 2 ile 8'in yerini değiştirir, 28'i 82 yapar, görenleri şaşırtırlardı. Park görevlisi deliye dönerdi. 60 lı yıllardan bahsediyorum. Vapurundan inenler o yıllarda bu tarihe bakarlardı. O yıllarda dijital göstergeler yok tabii.
    Şimdilerde Üsküdar-Kabataş motor iskelesi ile akaryakıt istasyonu yanında duran liman Kitabesi de Kabataş iskele meydanı deniz kıyısındaydı. Deniz Otobüsü iskelesi karşısında bulunan Kabataş Çeşmesinin taşları numaralanıp setüstünden sökülüp bugünkü yerine henüz taşınmamıştı.

    Kurşunun Hazin Öyküsü...
    Pearl Harbor'u hatırlarsınız. Bilmeyenlere de geçen yıllarda filmi öğretti. Japon uçakları Amerikan donanmasını bir sabah ansızın bastılar ve tam 96 zırhlıyı batırdılar. Oysa Hawaii'deki bu limanda, 97 donanma gemisi vardı. Birine dokunmadılar. Niye? Çünkü o geminin tepeden bakılınca bembeyaz görünen güvertesinde bir kızıl haç vardı. O hastane gemisi idi. Bombalar ve kamikazelerle dalan Japon uçakları hastane gemisine dokunmadılar. Çünkü o gemi orada, öldürmek değil, yaşatmak İçin demirliydi. Adı Solace. Türkçesi teselli, üzüntü azaltan. Solace savaş boyu Amerikalı annelerin üzüntüsünü azalttı. Tam 25 bin genci ölümden kurtardı, Amerika'ya taşıdı. Ülke limanlarına her gelişinde, umutla umutsuzluk karmaşasındaki kafaları ile anneler iskeleye koştular. "Benim oğlum da geldi mi?" Savaş sonrası hayatlarını Solace sayesinde kurtaran gençler bir dernek kurar ve bir madalya yaparlar. Üzerinde Solace'nin kabartması olan bir madalya. Ve bunu gururla takarlar. Devlet rahatsız olur. İkinci Dünya Savası'ndan böyle savaş Karşıtı bir sonuç çıkar mı? Solace gemisini yok etmeye karar verirler. Gemi sapasağlam. Pırıl pırıl. Jilet olur mu? Savaş sonrası yere serilmiş ekonomi her dolara muhtaç. Uzak bir ülkeye satarlar. Makyajını değiştirip bambaşka bir amaçla kullanması için. O uzak ülke Türkiye. Yok yahu! O gemi, ünlü Ankara! hastane gemisinden transfer gezi gemisi Ankara. vay canına! Türkiye, bugün Amerikalılar için belki de hac yeri olacak, Gelibolu'nun Anzaklar'ı çektiği gibi bir turizm Anıtına dönüşecek Solace'nin kıymetini bilmez. Şefik Kaptan'la yaptığı Avrupa seferleri dillere destan olan Ankara sonunda ihtiyarlar ve jilet yapılmak üzere hurdacılara teslim edilir. 1980'li yılların başında Ankara, İzmir'de sökülürken, yılların söktüğü bir eski anıt da İstanbul'da dikilmektedir. Haliç Tersanesi'ndeki Çorlulu Ali Paşa Camisi'nin şadırvanı restorasyon gelir çatıda takılır. Çatı kurşun. Kıtlık yılları. Kurşun yok. Etibank dahi geri çevirir. "Kurşun yok." Şadırvan çatısız kalacak. Dört bir yana duyururlar. "Kimde kurşun varsa." Aliağa'da Ankara'yı söken hurdacılardan haber gelir. "Gelin bizde var, alın." Bre aman. Gemide kurşun olmaz. Ankara'da niye olsun. Çaresizler ya... Gider bakarlar. Gerçekten Ankara'nın sayısız kamaralarından biri, tamamen kursunla kaplı. Niye? Çünkü burası Solace'nin röntgen odası. Radyasyonun dışarı sızmaması lazım. Simdi yolunuz Haliç'e düşerse, Çorlulu Ali Paşa şadırvanından bir tas su içerseniz, ya da yüzünüze iki avuç su atarsanız serinlemek için, unutmayın. Çatısına da bakın. Orada, İkinci Dünya Harbi'nde, Pearl Harbor'da Japonlar'in batırmadığı tek gemiden bugüne kalan son izleri göreceksiniz.

    Kömürlüden Deniz Otobüsüne
    Kömürlü gemilerin sonuncusu olan 68 numaralı Güzelhisar emekliye ayrılmış. Yerlerini apartman görünümlü daha sert hatlara sahip ahşap kaplaması olmayan metal yığını, dizel makineli gemiler almıştı. İstanbulluları araba vapurları ile beraber taşırken bunlara bir de, denizde yol almaya başlayınca ayaklar üzerine kalkarak sürtünmeyi en aza indiren birkaç hızlı tekne ilave oldu. Birinin ismi "Şirzat-I" di Kabataş'tan kalkardı. Ulaşımda ihale sonuçlandı ve Norveç'ten deniz otobüsleri satın alındı. Boğaza, Fındıklı açıklarına ilk deniz otobüslerini getiren Conti Nippon adlı gemi demirledi. Sessiz sedasız denize indirilen Umur Bey ve Çaka Bey olarak isimlendirilen deniz otobüsleri, denizle buluştuğu anda bayrakları çekilip hemen iskelelerine doğru yola koyuldular. Onları Yeditepe ve diğerleri izledi. Bedrettin Dalan'ın belediye başkanlığı döneminde İstanbul ve İstanbullu deniz otobüsleri ile tanıştı.




    SOĞUKÇEŞME SOKAĞI
    Sultanahmet'te bulunan Soğukçeşme Sokağı Ayasofya'nın arkasında, Topkapı Sarayı dış bahçe girişinin solunda, Gülhane'ye bağlanan dar ve şirin bir sokaktır. Yıllarca ihmal edilen ve sarayın duvarlarına yaslanmış 10 ahşap binadan müteşekkil olan sokak, Turing Otomobil Kulübü Başkanı merhum Çelik Gülersoy'un çabaları ile 80 li yıllarda restore edilerek günümüze kazandırılmış, turizmin hizmetine sunulmuş. Soğukçeşme Sokağının önceki yıllarında 70 yılların sonlarına dek, pek kimsenin görünmediği, sadece sokaktaki eski evlerde yaşayan çocukların oynadığı, ara sıra ayıcıların, nadiren sokak satıcılarının geçtiği bir sokaktı. Görülecek bir şey olmadığı için turistik ve tarihi değerlere çok yakın olmasına rağmen, turistler için pek geçmeye gerek bir sebep de yoktu. Parke taşlı sokağa III. Ahmet Çeşmesi önünden geçerek gelinir, sola dönüldükten sonra sokağın sonuna doğru sarnıcın başında ki dik bir yokuşla Gülhane kapısına ulaşılırdı. Günümüzde sadece yaya trafiğine açık olan dar sokağın bu kısmında oto tamirhanesi önüne eski model bir aracın park etmiş olduğu fotoğraf karelerinde kalan belge niteliğinde görülüyor. 12 tarihsel ev ve bir roma sarnıcı bulunan sokak'ta ki evlerin restorasyonu hiç de kolay olmadı. Evler ahşaptı çoğu temelsiz yapılardı. Prosedür gereği yeni dönemde yangın tehlikesine karşı ahşap ev yapılmasına izin verilmiyordu. Yeni ev yaparken orijinalliğine sadık kalmak için içi tuğla dolgulu betonarme karkas yapılıp üzerine ahşap giydirilerek çözüm bulundu. Ne var ki zamanın belediye başkanı Bedreddin Dalan yeniden inşa edilen evlere ruhsat vermek istemedi, hatta yıkılmasını talep etti. Çelik Gülersoy Cumhurbaşkanı Kenan Evren'i sokağa davet edip durumu yerinde anlatarak izah etti ve sonunda sokakta bulunan evler turizmin hizmetine girdi. Çeşmeler onarıldı, çiçekler dikildi, evler kremalı pasta gibi yumuşak ve sıcak renklere boyandı, Yaseminli Ev, Mor Salkımlı Ev, Hanımeli Ev gibi isimler verildi, tiyatro dekoru gibi plato benzeri bir sokak kazanıldı. Turistler fotoğraf çekme çektirme yarışına girdiler. Sokağın tanıtımında Çelik Gülersoy Soğukçeşme Sokağı için İstanbul'da apartmanı olmayan yegâne sokak dedi. Sokak çok beğenildi, evler örnek oldu, birçok bina buna benzetilmeye çalışıldı. Sultanahmet'te bir moda başlamış oldu. Soğukçeşme Sokağı'nda ki dokuz binanın pansiyon olarak kullanıldığı eski eşyalarla döşenmiş odalardan, evlerin cumbalarından kafesli pencerelerinden pijamayla uyanıp Ayasofya'ya, sokaktan geçenlere bakmak değişik bir duygu olsa gerek. Evlerden biri halen İstanbul Kitaplığı, Roma Sarnıcı da taverna olarak kullanılıyor.


    ARNAVUTKÖY'ün Kazıklı Yolu
    Boğazın en güzel sahillerinden biri olan Bebek Arnavutköy Caddesi birbirinden estetik yalıların, köşklerin omuz omuza sıralandığı, eski köklü bir semt olarak bu özelliğini yıllarca korudu. Ne var ki boğazın kıymeti gün be gün artınca, sadece sahil semtleri değil yamaçlar, tepeler ve çevresinde artan yapılaşma, artan nüfus ve ona bağlı artan trafik yükünü kaldıramaz oldu. Arnavutköy’de yalıların arkasından geçen gidiş geliş iki şeritli, balık restoranlarının çokça bulunduğu daracık yol sabah akşam trafiğin yoğun saatlerinde adeta kilitleniyor geçit vermez oluyordu.
    Ne tarihi yalılar, ne de yolun diğer tarafında ki eski ve değerli evlerin yoğunluğu nedeniyle yolu genişletmek pek de mümkün değildi.
    Zamanın İstanbul belediye başkanı Bedrettin Dalan çabuk düşünen, düşündüğünü hemen uygulamaya sokan yapıda biriydi. Haliçte bu kararlılığını göstermiş ve birden bire yapılmıştı. Arnavutköy sahili kazıklı yolu da işte böyle projelendirilip çarçabuk uygulanmıştı.
    Önce yol kenarına uzun uzun demir kazıklar taşındı, yüzer çakıcı vinç getirildi, yalıların 20-30 metre açığına deniz içine kazıklar çakılmaya başladı. Denizin, dalgaların yaladığı, sahil boyunca sıralandığı yalılarda, evlerde çakma işleminin etkisinden zemin sarsılmaları sonucu çatlamalar oldu. Serzenişler basına yansıdıysa da kazıklar çakıldı ve yolu oluşturan platformlar monte edilip kazıklı yol hizmete girdi.
    Bir zamanlar sahile bitişik olan Arnavutköy iskelesi kazıklı yolun dışına taşındı. Artık araçlar denizin üstünde gidiyorlardı ve bu tuhaf bir duyguydu. Yalılar denizden kopmadılar ama arkalarından geçen yola ilave bir de önlerinden geçen bir yol oldu. Yol trafik yükünü azalttı, yayalar yeni ve seyrangah bir güzergâha kavuştular. Hele kıçtankara bağlanan teknelerle Arnavutköy görünüş itibariyle, Bodrum, Marmaris, Fethiye sahillerini aratmıyordu.
    En çok da boğazda çapari ile kıraça, istavrit tutan balıkçılar sevindi. Çünkü kazıklı yolun üzerinde duranların oltaları denizin derinliklerine atılıyor, kurşun dibe oturmadan balık tutulabiliyordu. Arnavutköy’ün bir özelliği de hiçbir yerde balık olmadığı zamanlarda bile, sürekli akıntılı olan Arnavutköy Akıntı burnunda her daim balık oluyordu.
    İsmi üstünde Akıntı Burnu sürekli akıntılı olan bir burundu ve burundan dönüp gelen akıntı sahili yalar, ne varsa alıp götürür, süpürürdü. Kazıklı yol yapıldıktan sonra akıntı sahile yaklaşamadı, çakılı kazıklar çöpleri, pet şişeleri, atılan çöpleri biriktirir oldular. Kazıklı yol Arnavutköy bitiminde sınırlı kalmadı, Boğazın Büyükdere kesiminde de uygulandı, trafiği büyük ölçüde rahatlattı. Hatta Bebek ve Anadolu yakasında da uygulanacaktı. Bedrettin Dalan yeniden belediye başkanı seçilemedi, yalılarında yalı olarak işlevliği devam etti.

    Topkapı
    Topkapı ve çevresi tam bir curcunaydı. Minibüs duraklarından tutun da Topkapı Otogarına giriş çıkış yapan şehirlerarası otobüsler, işportacıyla doluydu. Topkapı'dan geçmek için bir tür cambazlık yapmak, bir o kadarda sabırlı olmak gerekliydi. Pazar günü işporta satışı ile katlanan kalabalığa bir de kurulan bitpazarına gelenler eklenirdi. Surların içine dek uzanan kalabalık ürkütücü boyutlara ulaşırdı. Zaman zaman polis ve zabıta ekipleri surların ücra köşelerine yaptığı baskınlarda kaçak olarak at kesimi yapanları yakalar, kesim için bekleyen sakat ve yaşlı atlara el koyardı.

    Lodoscular
    İstanbul Yenikapı sahili sığ kumsalı, lodosçuların ekmek kapısıydı. İstanbul'un çöpü bu sahile dökülür, çöp kamyonları damperlerini kıyıya yaklaşıp boşaltırlardı. Hava lodosa dönüp sahili azgın dalgalar dövmeye başlayınca, çöp kümeleri içinde bulunan hafif yüzebilir nitelikli olanları dalgalar parçalar, açıklara taşır, ağır olanlar yüzemedikleri için kıyının birkaç metre açıklarında dibe otururdu. Lodos birkaç gün içinde geçer, deniz sakinleşince lodosçuların çalışma ortamı doğar ve özel uzun konçlu çizmeleri kalbur gibi leğenleri ile bu sahilde iş başı yaparlardı.
    Lodosçular dipte birikmiş olan ağır metalleri, çöpleri karıştırmadan, yıkanmış olarak leğenlere toplarlar, sonra da hurdacılara satarak bu işten para kazanırlardı. Bu işi yapanlara da lodos sonrası ortaya çıktıkları için lodosçular denirdi.

    Kazlıçeşme Yıkımı
    Konumuz Nereden Nereye olunca bir zamanlar İstanbul deri fabrikalarının bulunduğu, sahil yolundan geçerken burnumuzu tıkadığımız Kazlıçeşme’den konuya uygun bir anı yer alıyor. Deri fabrikalarının Tuzla’ya taşınması kararı verilmiş, taşınma sonrasında yıkıma geçilmiş. Etraf toz duman, dozerler, kepçelerle yerle bir, dümdüz olmuş ve sonunda ortalık durulmuş. Enkaz arasında küçük çapta ateş tuğlası toplanıyor. Artık bu tip horasan tuğla imali yapılmadığı için toplanan tuğlalar şömineciler tarafından bir TL’ye satın alınıyor ve meraklılar şömine imalinde dekor olarak kullanıyorlar. Ortalıkta gelecek nesil’e anı olsun diye bırakılmış yine tuğla fabrika bacası ile fabrikadan kalan kazanlar ve enkazı kaldırılmayı bekleyen son birkaç bina görülüyor. Kazanların yanında Ahmet Kabaktaş işte diyor bir buğu kazanı içinden kedi kadar fare ölüleri çıktı hem de 10 tane! İşte bu kazanların yanında elinde balyoz çalışan biri daha var. O birinin durumu, hikâyesi biraz farklı. İsmi Harun Limar. Trakya göçmenlerinden, eski ismiyle Yugoslavya’nın Üsküp Köyünden, mesleği yıkımcılık. 1956 yılında Kazlıçeşme’de bulunan Alarko’nun deri fabrikasında işe girmek için müracaat etmiş. Vilayetten, Validen izin al, kâğıt verirse işe alırız demişler. “Ben işçi olacağım, memur değil” demişse de işe girememiş, işe almamışlar. Yıllar geçmiş, tam 30 sene başka işlerde çalışmış. Kabaktaş “1993 yılı Şubat ayında kısmette aynı fabrikanın yıkımında çalışmak varmış” diyor.
    Banliyö Trenleri
    Sirkeci- Halkalı arası çalışan banliyö trenleri çok bakımsızdı. Bakırköy- Sirkeci arasında büyük yoğunluk yaşanan trenlerin Florya, Menekşe arası yolcusu azalıp vagonları tenhalaşırsa da yaz ayların Cumartesi, Pazar günleri, Florya da hizmet veren Güneş ve Belediye plajlarına olan rağbet nedeniyle plaj yolcusuyla kalabalıklaşırdı. Mesai günlerinde trenler sabah ve akşam saatlerinde öylesine dolardı ki kapılar kapanmaz yolcular, bilhassa gençler dışarı sarkarlar, hatta trenden düşenlere bile rastlanır, gazetelere fotoğraflı haber olurlardı.
    Fotoğrafta Sirkeci-Halkalı seferi yapan banliyö treninin Ataköy- Yeşilyurt arasında geçişi görülüyor.



    AYILAR ve AYICILAR
    Ayıcılık para kazandıran bir iş koluydu. Ayıcı ayısıyla sokak sokak, mahalle mahalle dolaşır, kalabalığı görünce bir komutla ayısını oynatır, bu gösteri karşılığı seyredenlerden para toplar, yoluna aynı amaçla devam ederdi. Bazıları ayı ile güreşmek için ayıcıya ekstra ücret teklif ederdi. Ayıcı ayının burnuna takılı zincir halkayı çıkarmaz ama fazlasını beline doladığı zincirin bir kısmını açar, güreş için mesafe yaratırdı. Ayı kuvvetliydi, ayı ile güreşen zor durumda kalırsa, ayıcı zinciri çeker, burnu acıyan ayı güreşe istediği gibi devam edemezdi. İzmir Karantina'da 1957-58 yıllarında bir iki kez böyle ayı ile sokakta güreşen kişiler seyretmiştim. Bir de anlatılanlar vardı ki onları hiç görmedim. Ayıcı dağlarda, bayırlarda ayının yaşayacağı yerlerde dolaşır, ayının beslenmek için ininden dışarı çıkmasını kollar, ayı dışarı çıkınca da ya kendisini, ya da gittikten sonra ininde eğer varsa yavrusunu alıp kaçarmış. Yavru ayının burnu delinip zincir halka takıldıktan sonra, oynamasını öğretmek için sıcak saç teneke üzerinde tef çalarlar, sıcaktan ayağı yanan ayı, bir o ayağını bir diğer ayağını kaldırır dururmuş. Daha sonraları ayı ne zaman tef sesini duysa, ayağının yandığını zannederek kızgın saç üzerinde ki hareketleri tekrarlarmış. Ayıcının bir değneği, bir torbası, bir de tefi bulunurdu. Torbada genellikle ayı için kuru ekmek dilimleri konurdu. Ayıyı oynatmak üzere çalmak ve para toplamak için derili tef ayıcının en çok işine yarayan aracıydı. Gösteri bitiminde son olarak ayıcı bir diz hareketi veya koltuk altına aldığı değneğin ucunu hafifçe değdirerek ayının ayağa kalmasını sağlar, iki ayak üzerine kalkan ayıya değneği vererek, genellikle "Kocaoğlan" isimli ayıdan değneğin etrafında dönmesini isterken "Kocakarı hamamda ne yapar" diye bir de soru sorardı!

    Yazın sıcak günlerinde burnunda zincirle ayıcıya tabi olarak dolaşan ayı, postunun içinde bunalır, buna rağmen sıcak asfalt üzerinde tabanları yana yana yürürdü. Ayıcı bazen insafa gelir, ayıyı bulduğu hortumla ıslatıp serinlemesini sağlar veya ayının denize girmesine izin verirdi. Burnunda zincirle yüzen ayı denizden çıkmak istemez, bu arada gazetecilere yakalanmışsa ertesi gün gazete sayfalarında resimli haber olurdu. Özellikle turistik semtlerde, otellerin bulunduğu yerlerde ve gemilerin demirlediği Dolmabahçe de turistlere gösteri yapar, bazen de ayı ile beraber fotoğraf çektirmek isteyenlerden para toplarlardı. İstanbul'da Tarabya, Dolmabahçe, Elmadağ, Laleli de ayıcılar, son dönemlerinde ayı oynamaktan ziyade, kent içinde poz vererek para kazanır olmuşlardı.
    Bir gün karar alındı ve ayı oynatmak yasaklandı. Ayıcıları zabıta ekipleri kovalamaya, yakaladıklarının ayısını elinden almaya başladılar. İşte böyle bir gün Dolmabahçe Camii karşısında, Setüstü başında bir kapalı kamyonet beklerken uzaktan gördüm. Elimde fotoğraf makinemle yetişmek için deli gibi koştum, manzara kaçırılacak gibi değildi. Ayı, ayıcının elinden alınmış, ayı toplama kamyonetine bindirilecek. Ayının bir tarafında bir zabıta görevlisi, diğer tarafta bir başka zabıta görevlisi yaşlı birinin yürümesine yardım eder gibi koluna girmişler, ayıyı kamyonetin dar kapısından sokmak üzere kamyonetin arkasında bulunan iki üç basamağı çıkartıyorlar. Gazetecinin fotoğraf çektiğini görünce önce zabıtalar gülerek dönüp baktılar, sonra oldukça iri adam boyunda ki ayı döndü baktı omzunun üzerinden bana. Her şey bir dakika içinde oldubitti. Kamyonet gitti, geriye kalan muhteşem bir fotoğraf la gazeteye döndüm….. Toplanan tüm ayılar önce intibak dönemi için bir süre tedavi edildiler, daha sonra hepsi doğal ortamlarına bırakıldılar. Yılların ayı oynatıcılığı bu şekilde iş olmaktan çıktı.


    Troleybüsler
    Tramvaylar bölüm bölüm kaldırılmış yerine alternatif olarak otobüs ve troleybüsler hizmete girmişti.
    Tramvay yolları üzerine asfalt dökülmüş yolun iki yanına direkler dikilmiş troleybüs boynuzlarının elektrik alacağı hatlar döşenmişti. Troleybüslerin yolu belli, sessiz, kokusuz, dumansız, kendi halinde, kendi yolunda giden yavaş araçlardı. Tek kusuru sık sık kesilen şehir cereyanı yüzünden yolda kalmalarıydı. Aslında kusur bununla kalmaz, dönemeçlerde, Galata Köprüsüne çıkarken veya şeridine giren, park eden araçları sollama mecburiyetinde kaldığı durumlarda havai hattan biraz uzaklaşsalar boynuzları çıkardı. Şoför direksiyondan iner, boynuzu önce kendine doğru çeker, sonra usturuplu şekilde elektrik hattı altına getirip bırakır, hattı kavrayan kelepçenin hatla buluşmasını sağlardı. Bunu bir defa da beceremeyip defalarca yapan da olur, bu temas sırasında şerareler çıkmasına, kıvılcımlar dökülmesine neden olurdu, sonra yola devam edilirdi. Oturma yerleri hafif ortopedik görünüşlü krem renkli ve formikaydı. O yıllarda çok moda olan Terilen kumaş pantolonla kayarak oturulurdu. İç aksesuarların arasında, ayakta giden yolcuların tutunacağı nikelajlı borular dolaşırdı. Pencereler geniş, ferah, aydınlık araçlardı. Troleybüsler silkeleyerek kalkar, ani duruşlarla yolcularını yayık gibi sallar, hiç yoktan yere gereksiz samimiyetlere, kucaklaşmalara ve ''pardon'' lara sebep olurdu.
    Bir ismi de "boynuzluydu". Leyland otobüsler satın alındıkça seferden alındılar, direkler, hatlar söküldü ve troleybüsler çarçabuk unutuldu! Halkalı hurdalığında yalnızlığa bırakıldılar, sonra da hurda olarak satıldılar, ufalanıp yok oldular .



    Azapkapı'dan Kumkapı'ya, İstanbul Balık Hali

    Azapkapı Balık Hali
    İstanbul’un eski balık hali Haliç Unkapanı köprü bitiminde Sokullu Mehmet Paşa Camisi’nin yanı başında, Azapkapı’daydı. Karadeniz, Marmara’da avlanan balıkçı tekneleri Galata Köprüsü altından giriş yaparlar, Haliç kıyısına yanaşır balık boşaltırlardı. Çoğu zaman teknelerin peşine takılıp gelenlerle, yörenin yerlisi martılar çığlık çığlığa sahile doluşurlardı. Lüfer tekneleri yan yana yanaşır, balık indirmek için sıraya girerlerdi. Balık halinde “pazarbaşı” denilen görevliler, genellikle iki kişi olurlar, uzun önlüklü, kravatlı, çizmeli, ellerinde balık alanların isimlerini yazdıkları uzunca bir defter olurdu. Balık alıcıları arasından mezatta en yüksek fiyatı verenleri listeye yazar, balık onların olurdu. Onlarda parasını öder, kapıda teskereyi göstererek balıkları alır götürürlerdi. Şimdiki ünlü balıkçıların neredeyse tamamı zamanında aldıkları balıkların hamallığını yapmışlar. Tahta kasalar içinde ki balıklar üst üste konup sırtta taşınarak halden çıkarılır, eğer Üsküdar, Beylerbeyi, Beykoz gibi yerlere karşı yakaya geçilecekse taşımacılık denizden yapılır, Eminönü Küçükpazar arasında kıyıda bulunan Meyve ve Sebze halinden de ihtiyaçlar alınır, karşı yakaya mavnalarla öyle gidilirdi. Avrupa yakasında dağıtım için kamyonetler, triportörler, pikaplar, hatta at arabaları bile kullanılırdı.

    Kumkapı balıkçıları
    Günümüzde ki Kumkapı sahili eskiden de balıkçılarıyla anılırdı. Sahil boyunca balıkçı tekneleri kıyıya dikine dayanır, yan yana bir sıra oluştururlardı. Sahil yolu deniz seviyesinden yüksekte olduğu için balıkçılara tepeden bakardınız. Balık almaya gelenler balıkları tepeden gözleriyle seçerler, dokunma, koklama gibi yakın temasta bulunamazlardı. Balıkçının söylediğine inanmak, güvenmek zorunda kalan balık alıcıları, beğendikleri plastik leğenlerden birini işaret ederler, pazarlığını yaparlar, kayık içinde temizlenmesini beklerlerdi. Her teknede biri balık ayıklarsa, diğeri balığı torbalayıp müşteriye iletme işini yapardı. Deniz suyu ile temizlenen balıklar torbalandıktan sonra iki kulağından tutulup ekseninde havada iki tur çevrilir, ağzı düğümlenir, müşteriye doğru yukarı atılır. Kaldırım platformunda bekleyen alıcının havada yakalaması sağlanırdı. Alıcı parayı önceden kayığa uzatmış veya atmış ise para üstü ikinci torba arasında balıkla birlikte yukarı atılmış olurdu. Balık seçmek zor işti. Leğen içindeki balıkların arasına birkaç tane canlı istavrit konunca psikolojik olarak balıkların tümünün canlı olduğu, ya da biraz önce ölmüş olabileceği sanılırdı. Çoğu kez bir kaç canlı balık diğerlerinin de satışını kolaylaştırırdı. Akşam saatleri, mesai çıkışı Kumkapı sahili canlanır, en çok Palamutlar dilimlenirdi. 70 li yıllarda balık boldu, balık Kumkapı’da daha ucuzdu, balık yiyen azdı, et gibi fazla itibar görmezdi, kırmızı boyalı tepsilerde solungaçları dışarı çıkartılıp, dizilmiş haliyle daha da canlı görünürdü.
    Balık halinin yeni adresi ise yakında Küçük çekmece olacağı söyleniyor!

    Resimli Duvar Halıları
    Hey gidi günler hey
    Sokak satıcılarından bazıları da kâh omuzlarında dolaşarak, kâh bulundukları yerin duvarına asarak sergiledikleri duvar halılarını satarlardı. Duvardan duvara resimlerin, dev posterlerin, olmadığı yıllarda kimi aileler duvarlarını tablolar yerine, duvar halıları ile süslerlerdi. Yatak odalarına, köy kahvelerine, dükkânlara da asılırdı ama en çok misafir odaları ile sedirlerin bulunduğu oturma odalarında görülürlerdi. Duvara dayalı yastıklardan hemen sonra ortalama 100x140 cm ebadında tavana dek duvar halıları kaplardı. Bazen parlak, bazen mat kumaşlar üzerine baskı tekniği ile resmedilmiş duvar halıları oturma odalarının başköşelerinde tablo gibi seyredilirdi. Halı temaları genellikle doğa manzaralarından seçilir, resmin içinde geyikler, atlar, aslan, kurt, ağaçlar, göller, nehirler halı etrafında saçaklar olurdu. Buna rağmen çeşitler fazlaydı. Kâbe'nin duvar halısı çok satan halılardan biriydi. Yaptıkları halıların satıldığını gören halıcılar çeşitleri artırmışlar, dini resimlerin, camilerin, seccade desenli, olanların yanı sıra, boğa ile güreşen matador, İstanbul Boğaziçi Köprüsü, Venedik gondolları resimli halılarla, ünlülerin resimleriyle de duvar halılarını yapmışlardı.
    İstanbul'da Kapalıçarşı Örücüler Kapısı bölümünde The Beatles, Elvis Presley, John Wayn, Marilyn Monroe gibi sanatçıların duvar halıları gençler tarafından da satın alınır, genç odalarına boydan boya asılır, şal niyetine omuzlara dolanıp taşınır olmuştu !


    Küçükpazar'dan Süleymaniye'ye
    İstanbul'un en büyük değişim gösteren yerlerinden birisi de Haliç sahili Sebze Meyve Hali önü ve Küçükpazar'dan Süleymaniye'ye uzanan yamaçtı. Sebze Meyve haline gelen kamyonlar, yaşanan yoğun alış veriş trafiğine sahne olan Ragıp Gümüşpala Caddesinin diğer tarafı, halde çalışanların kaldığı evlerden, muz bekletme odalarına varıncaya kadar çeşitli amaçlarla kullanılırdı. Halin yanıbaşında ise kendinizi Hong Kong'da sanabilirdiniz. Burası denizde büyük yüzey kaplayan teknelerle, yüzer platformlarla adeta yüzen bir şehri andırırdı. Özellikle Galata Limanına gelip yanaşamayan Camberra, France, Quinn Elizabeth II, Cunnard gibi dev transatlantiklere, boğazda demirleyen savaş gemilerine küçük motorların yanaşması, ikmal yapılabilmesi, karaya inecek turistlerin motorlarla taşınması için Unkapanı sahilinde sadlar bulundurulur, ihtiyaç halinde emektar kömürlü römorkörler yedeğinde çekilerek Dolmabahçe önlerine taşınırdı. Römorkörlerin çektiği bu sadlar, platformalar başta ressam Necdet Kalay olmak üzere bir çok ressamın tuvaline konu olurdu. Bld. Bşk. Bedreddin Dalan zamanında önce hal, sonra römorkörler taşındı, Haliç'de çok büyük değişim yaşandı.
    KAYNAK :SİHİRLİ TUR
    Tamer Kömel
    İç kumsal-k.çekmece
    istanbul

  2. #2
    Balıkçı poyrazlı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    428
    Tecrübe Puanı
    65

    Standart

    Paylaşim için teşekkürler
    http://balikcilar.net/image.php?type=sigpic&userid=3&dateline=1244801905

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Lüferler nereye kayboldu
    By asilsamuray in forum Marmara Denizi
    Cevap: 18
    Son Mesaj: 28.10.10, 08:10
  2. Balık Takvimi ( Ne zaman, Nereden ne makbül )
    By kenane in forum Balıkçılık Hakkında Genel Bilgiler
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 14.12.09, 14:19
  3. Amerika'da Balık Nereden Alınır?
    By kenane in forum Balıkçı Kahvesi
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 30.11.09, 16:59
  4. Sarıyer Balıkçılar çarşısı nereye yapılacak
    By kenane in forum Güncel Deniz Haberleri
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 25.08.09, 12:47
  5. Bu Kediler nereye bakıyorlar
    By Hıcaz in forum İlginç Resimler
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 29.04.09, 13:26

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
BALIKCI FORUM