Gözümün önünde uzayıp giden deniz tabanı mıydı, yoksa ölmüş bir canlının derisine mi bakıyordum? Dibi kaplayan balçığa her değişimde, vıcık vıcık olmuş, çürümüş bir cesede dokunmuşum gibi iğreniyordum. Eldivenime yapışan balçık değildi sanki; ölü bir bedenin cıvık parçalarıydı elimde kalan. Günler önce ölmüş, lime lime olmuş, etleri eriyip gitmeye başlamış bir bedeni andırıyordu zemin. Balçığın bej rengi yapışkan yüzeyinin altındaki kapkara çamur macun kıvamını almıştı. İnsanı bir çırpıda yutan açgözlü bir bataklığa dönüşmüştü. Dipten kalkan çamur çevremizi kara bir bulut gibi sarıyordu. Fenerimin parlak ışığı kara bulutun içinde hemen kayboluyordu; açlığını ışıkla doyurmak ister gibiydi. Emip yok ettiği benim ışığımdı. Birkaç metre önümü zar zor görebiliyordum.
Silivri’ye dalmaya gelirken çok fazla beklentim yoktu, ama daha suya girer girmez bir hayal kırıklığı yaşamayı da beklemiyordum. İstanbul’un yanı başındaki birçok dalış noktasında karşılaştığımdan çok daha kötü olan su koşulları nedeniyle, Marmara’nın hiç görmek istemediğim yüzüne bakmak zorunda kalmıştım. Silivri’de su insanı körleştirecek kadar bulanıktı.
Deniz tabanı mı suyun rengini almıştı, yoksa tam tersi mi olmuştu? Su bulanıktı, dip de… Evet, yanlış duymadınız, Silivri’de sadece su değil denizin dibi de bulanık. Çok değil, sadece birkaç metre ileride su ve dip birbirlerine karışıyor ve sınırı belli olmayan bir boşluk gözünüzün önünde uzayıp gidiyor. Dipten sadece birkaç metre yükseldiğinizde, deniz tabanı kayboluyor; biraz daha yükseldiğinizdeyse, boyutları olmayan bir boşluğun içinde kaybolup gitmeniz işten değil. Bunlara bir de akıntıyı ekleyin; işte Silivri… Pusula yoksa, nereye gittiğinizi bilmeden döner durursunuz.
Derine dalmaya alışmışım ya, derinleşmemek için inat eden balçık zeminde bari 10 m’ye inelim diye inat ederken kıyıdan iyice açılmışız. Gözüm bi pusulada bi dipteki kaya balıklarında. Serçe parmağımdan pek de büyük olmayan kaya balıkları beni farkeder etmez kendilerini kumdaki bir deliğin içine atıveriyorlar. Kıvamlı balçığın belki de tek faydası, kayabalıklarının yuvanlamak için kullandıkları deliklerin kolay kolay kapanmaması. Çamur o kadar yapışkanlaşmış ki, dipteki delikler uzun süre çökmeden kalabiliyor. Bu deliklere bakınca aklıma avcı boy çukurları geliyor; hani tek askerin içine girebileceği kadar geniş boy çukurları vardır, ya mermilerden korur ya da mezar olur. İşte onlar gibi yüzlerce delik… Kayabalığı arada belirli bir mesafe kalana kadar sakinliğini koruyor, ama güvenlik mesafesinin aşıldığına karar verdiği an şimşek gibi yerinden fırlıyor ve deliğin içinde gözden kayboluyor. Bana da bunları yazmak düşüyor. Dipte geçen 54 dakikanın tek gözlemi, kumdaki deliklere girip çıkan kayabalıkları. Marmara yer yer yaşıyor olsa da, birçok yerde de ne yazık ki çoktan ölmüş. Marmara’nın çürüyen bir cesede dönüşmeye başladığı yerlerden biri de Silivri. Kayabalıkları bir ölünün bedenine açılan deliklerde var olmaya çalışıyorlar