Konu: Anılarda palamut
Gönderim Zamanı: 25-Şubat-2006 Saat 18:48


Ben tarihten bir yaprak acayım, nostalji olsun. Bir de ibret alalım, nereden nereye geldik, niçin denizlerimizi kirlettik, balıklarımızı tükettik diye.

Yılını hatırlamıyorum,1970-80 arası olmalı, belki de daha önceki yıllar. İstanbul'da Paşabahçe ile Çubuklu arasında yemli palamuttutuluyor.
Babamla(Allah rahmet eylesin) kıraça yemlerimizi alıp ,Anadoluhisarı'ndan kalkıp gidiyoruz.


''Kıraçaları alıp'' derken yanılmayalım, bu iki kelime bir günümüzü alıyor. Palamut boğazı doldurmus, Deli Dumrul gibi gecenden bir, gecmeyenden iki can alıyor. Zavallı kıraçalar da (İstavrit yok) kayıkhane diplerinde, kıyıda bağlı teknelerin karina gölgelerinde 10-15'li gruplar halinde saklanmış, canlarını kurtarmaya çalışıyor.

Bu durumda yapılacak tek şey var, alacaksın eline kepçeyi, Boğaz kıyılarında dolaş babam dolaş, hangi kuytuda kıraça varsa, salla kepçeyi, ne çıkarsa bahtına, şakası yok, bir kıraça eşittir bir palamut.

Balık 33 kulaçta, sarmısak zokaya tak bir bütün kıraça, at denize, bekle de o akıntıda batsın taa 33 kulaca kadar. Ama sabır nerede, neredeyse oltayı elimizle iteceğiz, habire denize sağıp duruyoruz. Sonunda bizim zoka yerine ulaşıyor, tak , balık kafasında, gözünü sevdiğimin palamutu, cam gibi kıraçayı görür görmez, hemen zokayı kapıp başlıyor yukarı dogru kaldırmaya, olta bosalıyor elimizde, acele edip çalınırsan gitti palamut.Daha önemlisi yem gitti. Dedik ya yem karaborsa. Neyse ezberledik artık, palamut yemi önce yukarı kaldırır sonra aşağı basar, ağırlığını hissettin mi var gücünle çalınacaksın. Ondan sonra çek babam çek, 33 kulaçtan bir gelişi var ki mübareğin, dostlar başına.

Bir günde iki olta 80 çift yakaladığımızı çok hatırlıyorum.


Neyse bizim birer ikişer yakaladığımız kıraçalar çabucak tükendi. Herkes balık çekiyor. Bizde yem kalmadı. Durup baksan olmaz, bırakıp gitsen hiç olmaz, rahmetli babam- Dur oğlum dedi. Ben şimdi sana yem bulurum.

Bu arada rahmetli Nuri ağabey, olta çekmekten kolları uzamış, o da bırakıp gidemiyor, başlamış söylemeye, şarkı gibi, öldüm bittim, kurtulamaaadım palamuttaaan, palamuttan.

Babam hemen palamutlardan birini alıp parmağıyla galsamalarının arasından barsağını çıkardı, çiğerlerini ve diğer yumuşak yerlerini atıp kursağını güzelce yıkayıp temizledi. Gözünüzün önüne getirin, parmak gibi uzun, son derece sağlam, lastik gibi birşey. Onu bana verdi,-Haydi sen başla diye . Sonra aynısından bir yem de kendisine.


Babama çok güveniyorum ama içimde yine de bir merak, acaba palamut,kendi barsağını yiyecek mi.
Neyse merakım fazla sürmedi. Zoka yerine varır varmaz, küt
palamut kafasında. İşin iyi tarafı, kıraçayla bir yem bir balık demekti, barsağı ise kesemiyor. Mübarek sanki kaşık, sanki suni yem. At-çek. Barsak aşağı, palamut yukarı.

Derken etrafımızdaki sandallar bizim yem takmadan habire balık çekişimizi farkettiler. Tabii pür dikkat bizi gözlemeye başladılar, sonra içlerinden en uyanık! olan biri, anladı! işin püf noktasını ve arkadaşlarına bağırdı -Ulan herifler naylon çorapla tutuyorlar be balığı.

Ne kadar gülmüştük.Hala hatırlıyorum.

Daha böyle ne hatıralarım var ama, hatırladıkça, içim acıyor. Nerede hani, lükslerle gece yemli lüfer avcılığı, nerede o palamutlar, ya toriklere ne oldu, hani o sandalın küpeştesine ayağımı dayayarak çektiğim torikler. Ben mi bitirdim onları, yoksa boğazdan geçen devasa gemiler mi, belki Tuna'dan gelen zehirler, kimbilir belki tohumları kurutan troller, ya da trolleri aratmayan, acık deniz için krediyle yapılıp sonra boğazda avlanan 60 metrelik gırgırlar.

Yok yok, benim duyarsızlığım bitirdi hepsini.

İçim acıyor dostlar,içim acıyor.