2 sonuçtan 1 ile 2 arası

Konu: Refike Birgül devam ediyor:

  1. #1
    dkoryurek dkoryurek - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2010
    Mesajlar
    2.398
    Tecrübe Puanı
    548

    Standart Refike Birgül devam ediyor:

    Refike Birgül devam ediyor:



    18 Eylül 2010

    Refika Birgül



    Balığın peşinde


    Geçen hafta 10 maddeyle Türkiye’deki balıkçılığın durumuna bakıp biraz dertlendik. Balıkçılığımız ve denizlerimizdeki yaşam, ne yazık ki tehlike altında.

    Denizlerimiz milli servetimiz, nihayetinde balık da biz doyalım diye canından oluyor. Dolayısıyla hepimize hakkı geçiyor, diye yazmaya çalıştım her şeyi. Bu haftaysa; dertlenip kalmayalım, kimlere iş düşüyor, elimizden ne gelir, şöyle bir bakalım... Tüm paydaşlara eşit mesafeden, sevgi ve saygıyla. Ağız tadı ve afiyetle...

    1. KİM NE YAPMALI
    * Tüketici olarak neler yapmalıyız: 20-24 santimin altındaki lüferleri almamalı, yavru fener, kılıç, ıstakoz, deniz kabuklusu yememeliyiz. Alışveriş yaptığımız balıkçıları, gittiğimiz lokantaları da bu konuda uyarmalı, yönlendirmeli, kararlı olmalıyız. Bu konuda çalışan STK’lara katılmak veya desteklemek de önemli. Fikir Sahibi Damaklar’a üye oldunuz mu mesela?
    * Yazarlar ve yemek yazarları: Bilen bilmeyeni, duyan duymayanı uyarmalı. Mehveş Emeç, Güngör Uras, yeşil ekranda bu konuları dillendiren NTV ve Defne Koryürek’ün kıymetli çabaları var... Kanımca her yemek yazarı da kendine soruyordur: “Memleketimdeki değerleri, elimizin altındaki hazineleri korumak için ne yaptım?”
    * Sivil girişimlere destek verecek ahlaklı markalar: Çalışmaların duyurulabilmesi için sponsorlara da ihtiyaç var. Zeytin İskelesi zeytinyağını bu uğurdaki çabalarından dolayı anmak; dondurma, konserveleme ve yağ alanından başka markaları da bu konuya destek olmaya davet etmek isterim.
    * Balık satan esnaf: Ne kadar ucuz olursa olsun, altı ay boyunca yavru balık almaz ve satmazlarsa o kadar çok şey değişir ki...
    * Balık lokantaları: Donmuş ithal balıklarla varlıklarını sürdüremezler. Dolayısıyla, çoğalmamış, yavru balık satın almamalı ve müşterilerini bu konuda bilgilendirmeliler. Balıktan sohbet açabilecek, balık sevgisini halka en güzel anlatabilecek yerler onlar ne de olsa.

    2. BALIKÇILARA DÜŞENLER
    * Büyük çaplı balıkçılar: Sektörü madden ve manen kontrol altında tutan ailelerin bu çabanın karşısında değil, merkezinde yer alması gerek!
    * Küçük balıkçılar: Sayıları çok olmasına ve denizi hepimizden iyi bilmelerine rağmen bu işten uzaklaşmaya başladılar ne yazık ki. Onlara ulaşabilmenin en iyi yolu, İstanbul’daki 32 kooperatif. Endüstriyel balıkçılık karşısında geleneksel balıkçılığı desteklemek balıkçıların ayakta kalması demek. İstanbul halkına olta balığı, sahilde avlanabilme ayrıcalığı demek. Balıkçıların da kooperatiflerine sahip çıkmaları gerek; farklı sesler tabii ki olacak, ancak tek yürek olmayı başarabileceklerine inanıyorum. Büyük balıkçıların boy yasaklarının tamamına uymaları da şart. Kooperatiflerin büyük marketlere doğrudan satış yapılabilmesinin yolunun açılması gerek. Büyük market yönetimlerine buradan bir davet.

    3. AKADEMİSYENLER VE DİĞER KURULUŞLAR
    Türkiye’de her yıl pek çok su ürünleri mühendisi, biyolog yetişiyor; ancak denizdeki ürünlerin korunması adına yapılan aktivitelerde bugüne dek pek az uzmana rastladım. Halbuki işin uzmanlarına kulak vermek istiyoruz. Denizde neler olup bittiğiyle ilgili bizi bilgilendirsinler, denetim mekanizmaları konusunda sektörü, resmi kurumları, STK’ları yönlendirsinler.

    4. İLGİLİ BAKANLIKLAR
    Tarım Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı: Piyasa şartlarını ve ekonomik gidişatı doğru okumaları, aldıkları karar ve önlemleri buna göre organize etmeleri şart elbette.

    5. BELEDİYE, SAHİL KORUMA VE DENETİMCİLER
    Kanunları uygulayanlar: Örneğin Sarıyer’de trollerle sahil koruma teknelerinin çoğu zaman yan yana park ettiğini söyleniyor! Sahil güvenliğe, zabıtalara ve hallerin denetiminden sorumlu mühendislere haliyle hepimizden çok iş düşüyor. Kanunlar uygulayıcılarıyla anlam kazanıyor. Uygulayıcıların görevlerini yaptıklarının denetimi bir taraftan hükümet bir taraftan da sivil insiyatiflere yol göstererek sağlanmalı!

    6. YEREL YÖNETİMLER
    Belediyeler: Doğal hayatı ve sürdürülebilirliği koruyabilmek adına alınan tedbirleri en etkili şekilde uygulayabilecek merciler. Şu an Adalar Belediyesi’nin ağlarla ilgili yürüttüğü çalışma iyi bir başlangıç gerçekten. Beyaz masaların katılımıyla uygunsuz avlanmalara karşı etkin bir alarm sistemi oluşturulabilir. Böyle bir ihbarda bulunmak isteseniz sizi Turmepa’ya bağlıyorlar. Veya sahil koruma bir şekilde topu Tarım Bakanlığı’na atıyor. Dolayısıyla Boğaz’a ve Marmara’ya girmemesi gereken troller rahat rahat salınabiliyor.
    Kısacası, cepte sayıp unuttuklarımızı çok geç olmadan hatırlamamız ve çocuklarımıza; balığın, denizin, yaşamın kıymetini anlatabilmemiz gerek.

    BALIKLARI KORUYAN ANAYASA

    Anayasa’nın “Tarım, Hayvancılık ve Bu Üretim Dallarında Çalışanların Korunması” başlıklı 45. maddesi devletin sorumluluğunu şöyle özetliyor: “Devlet, tarım arazileriyle çayır ve mer’aların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkta uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır. Devlet, bitkisel ve hayvansal ürünlerin değerlendirilmesi ve gerçek değerlerinin üreticinin eline geçmesi için gereken tedbirleri alır.”

    TEZ ELDEN...

    * İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın biyolojik koridor olarak belirli avlanma şekillerine kapatılması. Bunun lafta kalmaması ve etkin denetim mekanizmaları kurulması.
    * Boğaz’daki derin deşarj sisteminin gerçek bir arıtmaya dönmesi: İstanbul Boğazı belki de dünyadaki en güzel ve en değerli toprak ve su parçası. Her gün içine dolan milyonlarca ton atık suya rağmen mücadelesini devam ettiriyor. Derin deşarj sistemleri kuruldu, projeler devam da ediyor. Derin deşarj ne yazık ki arıtma değil, sadece suların toplanıp daha uzağa atılması demek. Bir nevi pisliğin halının hemen altına değil iyice ortalarına süpürülmesi. Bu sisteme arıtma entegre etmek gerek.
    * Balık hallerinin hali hal değil! Hallerin sadece 20 bin liraya kurulacak bir kamera sistemiyle Ankara’dan denetlenmesi mümkün. Hem güvenlik hem de yapılan işin denetimi için bu şart!
    * Ağların plakalandırılarak satılması ve denetlenmesi: Daha önce de bahsetmiştim, basit bir konu gibi görünüyor ama sonuçları büyük. Balıkçılarımızın bir kısmı ağlarını parçalanana kadar kullanıyor. İnceldiği yerden kopsun, mantığıyla ağlarını parçalandığı yerde, yani denizin dibinde bırakıyorlar. Bu ağlar balıkların yaşam ve üreme alanlarına zarar veriyor. Ağlar ruhsatlı ve plakalı olduğu, sistemli bir şekilde yenilendiği takdirde, hangi mevsim hangi ağla avlanıldığı bir nebze kontrol altına alınabilir.
    * Trol ve gırgır avcılığına karşı teknelere el koymak gibi büyük ve caydırıcı cezalar gerekiyor. Başka hiçbir şekilde bu sistem durdurulamaz. Gırgırların yüzde 98’i aracılara ipotekli bir şekilde çalışıyor. Borç batağındaki balıkçıyı denizi kurutma açmazından çıkarmak gerek. Yani teşvik veya uzun vadeli kredilendirme yoluyla işleyebilir bir sistem kurmak gerek.
    * Üretimi ve tüketimi denetlerken yerel belediyelerle ahenk içinde çalışılması elzem. Yerel belediyelere denetleme ve ceza konusunda imkanlar tanımak önemli bir gereklilik.

    MARİFETLİ MAARİF TAKVİMİ

    Haftaya yeşil zeytinleri, salça için domatesleri hazırlayın, şehirde kış hazırlıkları başlıyor!
    Yağmurlar geliyor, mantar toplamak için heyecanlanabilirsiniz! Jilber hocayı bilmeyenler varsa tez zamanda öğrenile!
    Kırmızı dolmalık biberden turşu ve salça yapabilirsiniz.
    Yazdan kalan tüm meyve ve yeşilliklerin keyfine varın.

    HAFTANIN SÖZÜ

    İki liralık çinekop için çocuğunun lüferini satma.
    DEFNE KORYÜREK

  2. #2
    Dostlar
    Üyelik tarihi
    Aug 2010
    Mesajlar
    1
    Tecrübe Puanı
    0

    Standart

    SADECE İSTANBUL MU LÜFERE HASRET? HAYIR! İŞTE RAHATSIZ EDİCİ GERÇEKLER
    Her yıl, yaz sonu Karaburun Belediyesi bir şenlik düzenliyor. Geçen yıl bu şenliğe konuşmacı olarak davet edildiğim halde, sağlık meseleleri girdi araya ve katılamadım. Kıymetli dostum Nedim Atilla yolladığım mesajı benim adıma Karaburunlu’ya okudu. Kelimeler tasalarımızın taşıyıcısı ne de olsa ve dünyaya gıda ve gıdanın paylaşım meseleleri üzerinden baktığınızda ne dil, ne din ve ne de renk ayrımı kalıyor, birleşiyor insanlık. Karaburun’la İstanbul arasında bir bağ, bir köprü oldu o mesaj. İstanbul gibi hayatın hızla aktığı, karar mercii olmanın kibiriyle hareket eden ve tüketim odaklı bir megapol ile, hayatın doğanın ritmine uygun devindiği, döndüğü, üretim bilgisine haiz, deniz bilen, toprak, tohum bilen Karaburun arasında kurulan bu köprü yıl boyunca her iki yakayı da birbirine sürdürülemez sistemlerin yarattığı karanlık ve geleceğe dair ortak endişeler üzerinden bağladı, birleştirdi.
    Nedim bey bu yıl yeniden bir yazı kaleme almamı istediğinde benden, ikiletmedim! Kelimelerin cümleler, cümlelerin köprüler kurduğuna ve bu köprülerin bizi fikir ve karar birliğine taşıyacağına inançla sizinle de paylaşmak istediğim bu mesaj, Karaburun ve Mordoğanlılar’a hitaben 7 Ağustos Cumartesi günü Nedim Atilla tarafında okundu.
    İŞTE O KONUŞMA…
    Slow Food’un İstanbul’da yapılanan bir kolu olarak, geçen bahar, Boğaz’ın sultanı lüferin hızlı bir tükenişe gittiğini fark ettik ve gecikmişliğimize kahrolarak bir kampanya başlattık: “İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın!”
    Kooperatifler, birlikler, Tarım Bakanlığı, basın, şefler, aşçılar ve işletmecilerle birlikte tüketicinin ortak değeri lüferi korumak, onun varlığını devam ettireceği düzenini yeniden sağlamak için neler yapılabilir araştırmaya giriştik.
    Detaylarını okumuşsunuzdur basından, kampanya neticeye ulaşmış değil henüz ve daha çok işimiz, aşılacak çok engelimiz var. Tarım Bakanlığı’ndan bir yanıt alamadıysa da İstanbullu’dan aldığı muazzam destekle güçlenen kampanyamız bu sonbahar yükselerek devam etmek durumunda, ta ki çocuklarımız da lüfer balıklarını, bizim çocukluğumuzdaki gibi hamsi sürülerinin peşinde Boğaz’dan geçerken görsünler.
    Ama, sürdürülebilirliğe gönül vermiş biz Slow Food’cular için bir türü korumaktan ötesine bakabilmeyi önemli buluyorum. Zira soru çok vahim cevaplar içeriyor: “sadece lüfer mi yok olmakta ve sadece İstanbul’da mı?”
    Hızlı bir google taraması bile size gösterecektir: İstanbullu lüfer yok oluyor diye feryad ederken, Bodrum ve Kuşadası’nın dil balığı; Sapanca Gölü’nün kızılkanat, turna, yayın ve sazan balıkları da yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar. İstanbul’un istakozu, kolyozu, istiridyesi, orkinozu çekilmişken uzaklara, gene Sapanca’nın tatlı su levreği, kadife balığı, kaya uskumrusu, yılan balığı, gökmen balığı ve istakozunun nesli tümüyle tükendi bile! Dünya genelindeyse tehlikede olan balıklar neler diye liste yapmaya gerek yok, öyle vahim senaryolar var ki! Temmuz ayında İngiliz Times gazetesine konuşan Kanada’nın British Columbia Üniversitesi’nden Profesör Daniel Pauly büyük balıkların nüfusunun son yüzyılda yüzde 95 oranında azaldığına vurgu yaparak, bu yüzyılın ortasına geldiğimizde ton balığından morina balığına kadar birçok türün yok olabileceğini söyledi. New York Üniversitesi’nden Profesör Callum Roberts ise balinalarla başlayarak tüm — dikkatinizi çekerim: tüm – deniz hayvanlarını yok ettiğimizi söylüyor.
    Peki, neden? Nasıl?
    Sapanca Gölü örneğine bakalım mı?
    Sapanca Gölü, her iki kenarından da geçen karayolları, suyuna bırakılan evsel ve sanayi atıkları, nüfus artışına ve sanayiileşmeye bağlı aşırı su çekimi vs nedenleri ile hızla kirlenmiş bir gölümüz. Bu hıza küresel ısınmanın su kaybını arttırıp, yağışları azaltması faktörü de eklenmiş. Yetmemiş, Sapanca Gölü’nü besleyen dereler de kazanç, karlılık odaklı su firmalarına kiralanmışlar. Kocaeli Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Savaş Ayberg’in tahminlerine göre, kirlenme bu hızla devam ederse, “Sapanca Gölü birkaç yıl içerisinde İstanbul Küçükçekmece gölü gibi bataklık olacak.” O zaman da bataklığı doldurup ilk depremde yerle bir olacak ama çevresi duvarlarla kapalı, havuzlu, otoparklı diye herkesin pek beğeneceği lüks siteler inşa ederiz, herhalde.
    Hadi, bir örnek daha, zira “Sapanca Gölü küçük, tabi” diyenler olabilir!
    Kıyılarında kurulu 6 ülkenin paylaştığı ve hamsisi, kalkanı dahil tüm kaynakları itibarı ile hem ortak hem de yerel değerimiz, Karadeniz’e dönelim.
    Tuna, Don, Dinyeper’in beslediği, dip akıntılarıyla sularına Akdeniz’in karıştığı dünyanın en büyük anoksik havzası Karadeniz’in kıyı şeridinde, kanalizasyon sistemine bağlı, yaklaşık 10milyon nüfus var ve yılda 571milyon m3 evsel atığın buraya aktığı tahmin ediliyor!
    Çılgınca, değil mi?
    Karadeniz’i besleyen en önemli nehirlerden Tuna’ya da bakalım, isterseniz.
    120′den fazla koldan gelen suyu alarak Almanya’dan yola çıkan Tuna Nehri, Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna gibi son derece sanayileşmiş ülkelerden, bu ülkelerin tarımsal alanlarından ve Budapeşte, Passau, Linz, Viyana gibi yoğun yerleşim bölgelerinden geçerek Karadeniz’e dökülür. Rakamlarla ifade edersek Tuna Nehri üzerinde yaşayan 81 milyon nüfus, her yıl, 60 ton civa, 900 ton bakır, 1000 ton krom, 4 bin 500 ton kurşun, 6 bin ton çinko, 60 bin ton fosfor, 340 bin ton azot ve 50 bin ton petrol kirliliğini Tuna yoluyla Karadeniz’e boşaltmakta!
    1965 yılından bu yana ticari olarak avlanan 23 adet balık cinsinden, bügün ancak 5 adedinin avlanabildiği kimseyi şaşırtmayacaktır, sanırım!
    Dünyayı da bir Sapanca Gölü ya da Kardeniz gibi gördüğümüzden olacak, her köşesini birbirine bağlıyor, köprüler dikmek için ormanları yok ediyor, derelerin üzerine yollar inşa ediyor, sanayiiler kuruyor, atıklarını balığını yediğimiz sulara boşaltıyor, kıyısına şehirler inşa ediyor, hızla çoğalıyor ve kaynakları, özellikle de suya bağlı kaynakları fütursuzca kullandığımız “modern” bir sistemin içerisinde herşeyin bize ait olduğu yanılgısı iliklerimize kadar işlemiş, arsızca oturuyor, şuursuzca tüketiyoruz.
    Balık falan da, kalmıyor. Haliyle.
    Boşuna değil, Profesör Callum Roberts’ın balinalarla başlayarak tüm deniz hayvanlarını yok ettiğimizi söylemesi.
    İnsan, en bencil memeli –diye öğretmeliyiz, çocuklarımıza, okulda.
    Bu durum bitmiyor elbette, zira insan denizlerini kirlettiği, suyunu kullanılamaz hale getirdiğini anladığı andan itibaren “aynı kirletme devam edecekse, biz aç kalacağız” diyecek kadar zeki ancak, çok yazıktır ki çözümü “temizlemekte” göremeyecek, “balık çiftlikleri kurmakta” bulacak kadar da vasat bir kalbe sahip! Zira 1 kilogram çiftlik balığı elde etmek için 4 kilogram deniz balığı yakalamak, onu öğütmek ve yem yapmak gerekiyor!
    Ama tercih ediliyor.
    Neden?
    Basitleştirerek izah edeyim: bir balık çiftliği kurmanız için balıkçı olmanız gerekmez! Süpermarket ekonomisinin karlılık teknolojisini kavramış herhangi bir girişimci bürokrasisini tamamlayıp, teşviklerini bankaya yatırıp bir çiftlik kurabilir. Yem fabrikaları ile ortaklık yapması karınadır, hele bir de yem fabrikası kurarsa, daha da kazançlı olacaktır yatırımı. Bu yem fabrikalarına gelecek balık küçük ölçekli balıkçı tarafından da tutulabilir, endüstriyel balıkçı tarafından da. Fark etmez. Önemli olan fiyatıdır. Geçen yıl Karadeniz’de kilosu 17 kuruştan hamsi, yem fabrikalarına satıldı, siz anlayın düzenin çiftlik sahibi adına karlılığını! Bu balıkçılara ne yem fabrikasının ve ne de balık çiftliğinin “şu kadar balığa ihtiyacım var, kilosu şu kadardan alacağım” diye bir taahhüdü olmadığı gibi, sosyal bir bağlılığı bile yoktur, zira balık olmazsa, bu yem fabrikaları batmaz, çiftliklerdeki balıklar da aç kalmazlar: soya, girer devreye. GDO’lu tercih sebebidir, zira maliyeti daha da düşük olur!
    Hükümetler de, yukarıda çıtlattım zaten, teşvik verirler bu işletmelere. Nihayetinde vergi bağlamında küçük balıkçıyı değil, şirketleşmiş çiftliği tercih ederler. Bir de, biliyorsunuz, ekonomik büyüme var: bir yandan yatırım artarken, diğer yandan da tüketim artacak! E, kendinizden hesaplayın, evinde hamsi kızartmak yerine somon buğulamayı tercih eden arkadaşlarınızın sayısını bir düşünün!
    Bitmiyor, dostlarım, devam etmeliyim:
    hükümetlerin vergilendirebilme ve ekonomi büyütme kaygısı ile aşırı avlanan balıkçı bu sistemde asıl para eden balığından olur, önce. Yani Karadeniz kirlenip durduğu için zaten azalan hamsi bir de çok avlandığında ondan beslenen lüfer de yok olur! Hamsinin fabrikaya teslim fiyatı kiloda 17 kuruşken, oysa, gerçek boyutlarında bir lüferin 300 gr hali en az 20 liradır! Ama, bulamaz kimse, 300 gr çekecek lüferi!
    Bununla da bitmez, malesef:
    balıkta kıtlık başladığında ithalatın önü açılır, uskumruda olduğu üzere. Dolmasının adı yeter canım uskumru, İstanbul’a Norveç’ten gelmeye başladığında da, Çanakkale’nin Sardalya festivali için niyet edilen balık da Yunanistan’dan gelir: 8 kiloluk kasası İstanbul Su Ürünleri Hali’nden teslim 65 liraya! Çanakkaleli kilosunu 10 liraya bulduğunda bayram ederken, İstanbul’un Bakırköy’deki Su Ürünleri Kooperatifi, Hal’e, hemen aynı gün Boğaz’da tuttuğu sardalyayı 8 kiloluk kasasına 6 liraya satamayacaktır ama!
    Ayniyle vaki, tek kelime eklemedim üzerine!
    İnsan, en bencil memeli ve aynı zamanda da en arsız, en şuursuz olanı –diye öğretmeliyiz, çocuklarımıza, okulda.
    Tüm bu anlattıklarımın her biri biz anlatıyor, zira.
    Lüfer İstanbul’un mu? Bir İstanbul mudur, Lüfer’e hasret çeken?
    İnsan yok ederken kaynaklarını, kendi yok oluşunu ne kadar geciktirebilecektir?
    Uskumru dolmasının, hamsi kuşunun, Boğaz’da lüferin peşinden zıplayarak giden orkinosun eksildiği bir dünyada, insan, bu eksikleri yeni bir gömlek ve ya son moda bir cep telefonu ile daha ne kadar doldurabilir ki?
    Bu soruları herkese soracak cümleler kurmanızı ve Slow Food’a, İstanbullu’nun lüfer kampanyasına el vermenizi diliyorum, sularımızın, balıklarımızın, balıkçımızın ve çocuklarımızın geleceği adına.
    Defne Koryürek
    fikirsahibidamaklar.org
    Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar kurucusu, aşç

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Balıkçı Barınakları İnşaatı Devam Ediyor
    By kenane in forum Güncel Deniz Haberleri
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 17.09.10, 20:30
  2. TEZgahlarda Palamut devam ediyor..
    By Erkan in forum Balıkçı Kahvesi
    Cevap: 1
    Son Mesaj: 05.05.10, 23:49
  3. Temizlik çalışmaları devam ediyor
    By aFaLa in forum Güncel Deniz Haberleri
    Cevap: 5
    Son Mesaj: 22.01.10, 18:38
  4. Eğirdir'de Balıkçılık yasağı devam ediyor
    By Hıcaz in forum Güncel Deniz Haberleri
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 26.11.09, 14:22
  5. Sandalla 37 günde istanbul-bodrum
    By kenane in forum Güncel Deniz Haberleri
    Cevap: 5
    Son Mesaj: 12.09.09, 22:28

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
BALIKCI FORUM