NE YERSEK OYUZ 29.09.2013
Defne Koryürek


Tabiatımız‏
Evvelsi gün sosyal medya aracılığı ile Fikir Sahibi Damaklar’a şöyle bir mesaj ulaştı;

“Karadeniz’de bu ayda atalarımız hiçbir zaman hamsi tutmadı, avlamadı, hem de Sinop yarımadasının 20 mil açığında bu ayda hiç mi hiç hamsi tutmadı atalarımız. Yetkililerimizden bir balıkçı olarak çok acil müdahale bekliyorum. Acil müdahale edilmez ise başta biz balıkçıları ve balıkseven, tüketen tüm halkımızı, çocuklarımızı büyük bir tehlike beklemektedir, bir balıkçı olarak uyarıyorum. Bu durum lüferin boyundan da, kulaç yasağından da önemlidir.”
Dostumuz kısaca eylül ekim aylarında Ukrayna kıyılarından bizim kıyılarımız yönüne göçe başlayan hamsi balığı, beraberinde birçok balık türünü de harekete geçirir diyor; hamsi, çaça ve istavritin hareketinin lüfer ve palamut gibi bu balıklarla beslenen kimi balıkların yolunu, yönünü de tayin ettiğini vurguluyor ve devam ediyor;
“Bu ayda Sinop, Kızılırmak, Çarşamba açıklarında sonar cihazları ve dev gemilerle yeni göçe başlamış hamsi balığına ağ atılması hamsiye ve onu takip edecek tüm diğer balıklara gelme, geldiğin yere dön demektir!”
“Ucuz protein” dediğimiz ve kilosu yedi lira olduğunda pahalı bulduğumuz hamsinin böyle bir değeri olduğunu denizde onu kovalayan, onu tanıyan, av aracılığı ile olsa da onun tabiatına aşina olan bilir. Eski, 60-70 yıl önceki düzenlerimizde olsak ne diyorum ben, o kadara gerek yok; 30-35 yıl önceki düzenlerimizde olsak yeter yaşadığımız çevre aracılığı ile bu tabiatı tanıyanları duymak, onların bilgisini edinmek imkânımız olurdu. Kendimden söyleyeyim, Emirgan Çınaraltı’nda ilkbaharlarda evimizin çini sobasını yenileyen, tamir eden, evin boyasına el veren, sonbahar kış boyunca da tuttuğu balıklardan getiren Salih Usta’dan dinlediklerim bugün bile elimin ayarı, alışverişimin pusulası ve hatta lideri olduğum bir ekibin lüferin kuyruğundan koşmasına vesile. Maalesef bugün, bu katmanlı hayat düzenimiz değil, bu bilgi, görgü ve tecrübe aktarımı da imkânlı değil artık.
Vahşi bir ormana benzeyen süpermarketlerimizde çok zaman önce kaybettiğimiz toplayıcılık bilgisine dahi sığınamadan, hangisi iyidir hangisi değil seçemeden metalden imal sepetleri cüzdanımıza göre doldurduğumuz bir zamanda, balığımızı istesek de tutanından alamıyor, önüne leğen koyup satanın sahiden adil ve doğru avlayan olup olmadığını tartamıyor, gariban saydığımız mahalle arası balıkçısının elle ittirdiği arabasına yığdığı balığın boyuna kahroluyor ve sıklıkla balıkçının alacaklısı, balık çiftliklerinin ve yem fabrikalarının ortağı olma ihtimali yüksek kabzımalların işlettiği balık reyonlarından alışveriş yapıyoruz. Hâliyle de lüferin palamutun yokluğunu anlamıyor, sadece fiyatını konuşuyoruz.
Bilgiye tahvil olmuyor ne tabiat ne de bizim tabiatla ilişkimiz, artık.
Sosyal medyadan ulaşan dostumuz devam ediyor;
“Maddi gücü olmayan balıkçılar bu geri dönen hamsinin peşinden Rusya- Gürcistan- Abhazya kıyılarına gidebilmek için daha da çok faiz ve borç batağına girip tefecilerin eline düşecektir! Halkımız ise bayat ve pahalı balık yemek zorunda bırakılacak, en tehlikelisi ise Karadeniz’deki balıkçılık hızla bitecek.”
Sahi, balık yok.
Sahi, tüm ağustos ve eylül önümüze konan, boyu olması gerektiği boyda palamutlar geçen yılın balığıydı ve onu çifti bir iki liraya bırakan balıkçısından değil, bize bugün beşten başlayıp 20-25 liraya satan kabzımalların buzhanelerinden geldi.
Sahi, istavrit de öyle, diyor pek çok balıkçılar.
Sahi, Karadeniz bu yıl kuru diyorlar.
Sahi, idrakinde miyiz neler oluyor? Neden balık yok? Tanıyor muyuz “ucuz protein”imizi, aşina mıyız tabiatına?
Yarın, çok yakın. Tabiatımız da günbegün biraz daha yabancı bize.
Tabiatımıza yakın durmanın vakti gelmedi mi, sizce de?