Bu yazıyı gezerken cok merakla okudum ve forumda sizlerle paylaşmak iştedim arkadaşlar


Sürmene’nin Civra (Balıklı) Mahallesi halkının bir zamanlar yunus balığı avcılığı en önemli geçim kaynağıydı. Eski Sovyetler Birliği ve Yunanistan’ın çağrılısı olarak oralara bile gittiler. Yoksulluğun hüküm sürdüğü dönemlerde bu “garip ve acıklı meslek” tek ekmek kapısı olmuş yörenin. İnsanları dost olarak gören sevimli yunuslara içleri kan ağlayarak ihanet etmişler. Tekneler dolusu göz yaşı karışmış karadenizin sularına, yunusların ve balıkçıların gözlerinden...

Vicdanları ve ekmek parası arasında gidip gelen bu usta balıkçılarla Seçkin Reis’in teknesinde buluşup öykülerini dinledik...
Bundan 186 yıl önce Sürmene'ye yolu düşen gezgin Bıjışkyan seyahatnamesinde Sürmene'de çıkan yunus balığı yağından söz eder. Yüzlerce yıl yörenin çok önemli bir gelir kaynağı olan yunus avcılığı uzun zamandır yasak. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasının büyük yoksulluk döneminde, yöre insanının tek kazanç kapısı olan bu işi konuşmak üzere balıkçıların diyarına, Balıklı (Civra) limanına gittik. Bir zamanlar yunus avcılığı yapmış olan Saim Püskül (75), Hasan Sarı (74), M. Ali Karabacak(70), İsmet Kalyoncu (77), Selahattin Kalyoncu (78) ve çocukken bir sefere çıkıp tövbe eden emekli öğretmen Seçkin Şivil ile konuştuk. Önümüzdeki deniz kadar, onlar da yüreklerini açtılar bizlere. Nasıl da heyecan duydular, onlar için “miş”li bir hikaye olan uğraşlarının merak edilmesine. Bir mutluluk muştusu yerleşti gözlerine. Anlattıkça anlattılar, tekneler dolusu öykülerini...
SAİM REİS- Dedelerimiz buraya yerleşeli aşağı yukarı 300 seneye yakındır. 300 sene gitmez, ama 270 sene bu yunus balığı avcılıği ile uğraştiler. Çok büyük varlık idi o. Burada onun takımları vardı; 11 tane, 12 tane takım. Bir takım 15 parçadan müteşekkil; 2-3 tane motor, bir de onun ağ kayıkları, bir de onun yardımcıları, sandalları vardı. Bir takıma 35-40 kişi düşerdi.
ELİF - En uzak nerelere giderdiniz?
SAİM REİS- Bu sahilden 60 mile kadar açılırdık. Kıyı şeridinde ise en son Sakarya'ya kadar giderdik. En az bir buçuk ay gurbetçuliği var idi.
ELİF- Sonradan bu işi sürdürsünler diye yanınızda yetiştirdiğiniz çocuklar oldu mu?
SAİM REİS- Onun öğrenilmeyecek bir tarafi yok idi. En aciz, yani okula gitmemiş bir talebe bile oni yapardi.
HACER - Peki, avladığınız yunusları nasıl değerlendirirdiniz?
SAİM REİS- Yunusun yağından yararlanılırdi. Yunusun eti yenmez, eti gübre olarak kullanılırdi. Tarlada kuyu kazarsın, kuyuya doldurursun. Çok iyi gübresi olurdu, onu vurduğumuz yerin mahsulü çok iyi olurdu. Bu Trabzon muhiti, bilhassa bu Sürmene muhitinde, fakirine, denize gidecek erkeği olmayana da faydasi var idi. Onlara da balık verirlerdi, onlara da yardım ederlerdi. Balığın yağı Avrupa'ya, Almanya'ya giderdi. Trabzon'a yağ fabrikası yapılmadan önce burada sanayi yok, Almanya'da vardı. Sonra Veysel Çakıroğlu Almanlar ile ortak fabrika kurdular Trabzon'a. Bu yağın özelliği donmamasi idi. Dökümhanelerde, tren raylarında, hayvan arabalarının tekerleklerinde kullanılırdi.
HACER - Yunus avcılığını her önüne gelen yapabiliyor muydu, bunu denetleyen birileri var mıydı?
SAİM REİS - Yoktu. Toplanıp denize gidebilirdi herkes, serbest. 1952' de Birleşmiş Milletler'in karari ile yasaklandi bu iş. En son Sakarya'ya gidildi.
HASAN REİS - İngilizler ambargo koydu buna.
SELAMİ - Sakarya'ya kadar gidiyordunuz. Yakaladığınız yunusları Sürmene'ye mi getiriyordunuz, yoksa?...
SAİM REİS - Balıkları Sürmene'ye getirmiyorduk. Orada balığı eritiyorduk. Mesela Sakarya'da açıldın denize; balığı avladın, aldın. Geldin sahile, o balıkları yüzüyorsun, yağı postundadır. Bir balıkta var 35-40 kilo yağ. Balığı eritiyorsun, yağ çıkı-yor ondan.
ELİF - Bu yağ sadece sanayide mi kullanılıyordu?
SAİM REİS - Buranın tabiri ile musur balığı dediğimiz bir tür yunus var, onun gagasi yok, gagasi böyle düzdür. Onu çok temiz kazanlarda, kalayli kazanlarda eritiyorduk. O yağ içmek için kullanılıyordu. Hani, eczanelerde balık yağı satılır ya, şifa için içilirdi.
SELAMİ - Balıkların eritildiği kazanlara "pezir kazanı" diyordunuz herhalde.
SAİM REİS - Evet. Bu kazanların özelliği büyük olmaları. Büyük kazandan bir fıçı, iki fıçı yağ alıyorduk. Artık o kazanlar yok. Bakırcılar hep topladı onları, hurdaya gittler. Yağ yeni eridiği zaman, köpük halindeyken, ekmek batırılıp yeniyordu. Tam manasıyla eridiği zaman yağ kararır ve daha yenilmez. Hani, mayasıl derler ya, o hastalığa iyi geliyordu.
HACER - Bir de amca, o zamanlar elektrik yokmuş ve bu yağ gaz lambalarında da kullanılırmış.
SAİM REİS - Likmen o. Saçtan, böyle dört köşe şeklinde yapılmış. Onun içerisine balık yağıni koyuyorsun. Pamuktan yahut bez parçasından fitil yapıyorsun; ama yün olmayacak. Sonra onlarla evlerimizi aydınlatırdık.

HACER - Bize yunusları avlama sahnesini anlatır mısınız? Nasıl avlıyordunuz onları?
SAİM REİS - Tüfekle de vurdular, ama esas ağ ile olurdu. Kurşunla günde 30-40 tane vurursun. Ağla beraber 400 tane, 500 tane alırdık. 1950 senesinde 1150 tane alduk, Fatsa-Yalıköy'de... Şimdi, balıkları gördün. Denizin altında nefes alamaz, su üstüne çıkmak zorundadır; çünkü ciğerli hayvandır. Suyun üstüne çıktığı zaman da motoru takıyorsun peşine. Gidiyor, balığı oradan döndürüyor. Dönmüyorsa kurşun atıyorsun, balığı döndürüyorsun. Balığın önüne mermiyi vurduğunda o döner, gerisi geri.
SELAMİ - Yani, balıkları ağa doğru yöneltiyordunuz.
SAİM REİS - Ağ daha bekliyor, çevrilmemiş. Motor, balıkları ağın yanına getiriyor, yardımcılar da onun etrafını çeviriyorlar. Balığı alıyorlar orta yere. Ağ kayığı da ağı sarıyor. Orada balık sargının içerisindedir. Kime doğru geliyorsa tüfek atıp korkutuyor, ağa gitsin diye. Eğer çok dalmışsa ve sana doğru geliyorsa, iki çakıl taşını sokuyorsun ellerinin dibine, telefon diyoruz ona, taşlarla şöyle zank zank vuruyorsun. Mesela ben taşı burada vursam, sen ta ileride olsan, senin kulakların zank zank bunu duyar. Balık da o şekilde doğru ağa gidiyor. Ağın ağzı kapanıyor. Onun altında halat vardır, halatlarla çekiyorlar ve ağın altını böyle halatlarla kaldırıyorlar. Böyle, oluyor tava gibi. Ağın altı da kesiliyor. Zaten öyle bir hayvandır ki, çook korkak, ürkek bir hayvan. Halbuki zıplasa ağdan kurtulabilir. Çünkü 2-3 metre havaya zıplar.
SELAMİ - Yunusları yakaladığınız ağları kendiniz mi örerdiniz, yoksa hazır mı alırdınız?
SAİM REİS - Onlara ığrip ağları denir. Kendir denilen bitki var ya, haşhaş. O kendirin sapını böyle yolduğun zaman ondan iplikler çıkar, tel tel olur. Onun ekincileri vardı. O kuruduğu zaman onları toplar, ondan iplik yapar, evlere dağıtırlardı. Yığ derdik, o yığlarla beraber çevirir iplik yaparlardı. Tabi, iki-üç katını bir araya sararlardı, sağlam olsun diye. Sonra, onun kalıpları vardı. Erkekler dokurlardı. Kadınlar da dokurdu.
SELAMİ - Tezgâhlarda mı dokunurdu?
SAİM REİS - Ellen beraber dokunurdu. Ağlar epey bir uzunlukta, parça parça, mesela 10 kulaç, yani 18-20 metre boyunda dokurlardı. Onları sonra birbirlerine çatarlardı, büyük ağ haline getirirlerdi.
HACER - Peki, sizin yunus balığı ile yaşadığınız ilginç bir hikayeniz var mı? Örneğin bir tanesi farklıdır, tutmuşsunuzdur, çocuğunuzu okşar gibi sevmişsinizdir.
HASAN REİS - Hee, onu dedem yapmıştır benum… o masum hayvandur o hayvan, anladun mi? İnsanlara dokunmaz, zeki bir hayvan. Isırmaz, bir şey yapmaz, insanların dostu o hayvan.
HACER - Ama insanlar dostuna zarar veriyor, farkında mısınız?
HASAN REİS - Dedemin adı Hasan Çebi. Ona verdiler bir balık, dediler ki "Hasan Reis, sen bu balığı al da kes". Dedi "hayvanın değeri nedir?" dedi-lerki, şu kadar para. Parasını verdi, yunus balığını aldı, 40-50 kilo büyük yunus balığı. Mendilini çıkardı, bunun gözlerini okşadı. Dediki "ey mübarek Allahum, bana rızık bundan verma, başka taraftan ver" onu attı denize, halen daha gidiy, anladun mi?...
HACER- Yunus balığına dokunmanın zevkini anlatır mısınız ?
HASAN REİS- Zevki yoktur onun, gariptir o ya! Keserlerdi oni da, eldururlerdi oni…
HACER- Yani sadece geçim aracı olarak görüyordunuz.
HASAN REİS- Hee, geçim araci idi. O zamanlar sanayi yoktu, bir şey yoktu. Tek geçim ondandi.
SAİM REİS- Ağın içerisinde sıkıştığı zaman zorundan doğum yapardı. Hayvan zorlanıyor tabii, korkuyor, aynı insan gibi, erken doğum yapıyor. Yavru, annesi olmadan yaşayamaz. Annesi alır kanadının altına, öyle gezdirir onu.
HACER- Yunus balığını elinize aldınız, kanatlarının altındaki sıcaklığı hissettiniz. O duyguyu anlatır mısınız? Gözlerinin içine baktığınızda ne hissediyordunuz?
SAİM REİS- Zaten o yüzden ben çok duygulanmışım, kederlenmişim. Askere giderken arkadaşlarımı topladım. Dedim: "Arkadaşlar, ben buna dua edeceğim, siz de amin deyin. Ben askere gidiyorum. Allahum, askerden dönduğumde bu mesleği görmeyeyim, kaybolsun." Yani, bu yunus avcılığından dolayı çok vicdan azabı çektim. 1950 senesinde asker oldum, 53'de terhis olup geldim. Yunus avcılığı bitmişti.
HASAN REİS- Hiçbir hayvanın gözünden yaş akmaz. Yaş akar da gözünü kırpmaz. Bunun gözünün önüne parmaklarını böyle yaparsın, gözünü kırpar.
HACER- Başlıca geçim kaynağınız buydu diyorsunuz. Avcılık yasaklanınca bu halk ne oldu?
SEÇKİN REİS- Yasaklanınca, büyük kentlere, bilhassa İstanbul'a göç oldu. Kimi iş hayatına atıldı. Mesela, Sırma Maden Sularının sahibi buradan, Karabacaklar'dan. Sonra Cevher Özden, yani Banker Kastelli, buralı.
HACER- Onların da böyle geçmişleri var mı?
SEÇKİN REİS- Tabi canım. Onlar da bu mesleği yapıyorlardı. Koşullar onları başka alana itti. Kimi ticarete atıldı, kimi denizde kalıp küçük balıkların peşine gitti… Aslında o olayı yapmak bugün çok üzücü. İnsanlık dışı bir olay yani. Katliama karşıyım şahsen.
HACER- Önüne gelen yunusları avladığı için türünde azalma olmuştur mutlaka.
SAİM REİS- Evvelinde bizim sularımız temiz idi. Yemi fazla idi. Balıklar yem bulamayınca…
HACER- Şu anki gibi kimyasal atıklar atılmıyordu. Çamburnu'nda tesis kurulmuş sanırım.
SAİM REİS- O tesis, madenin yıkama tesisi. Dere ile geliyor onun yıkama pisliği denize dökülüyor. Onun zehiri balığı zehirliyor. Balıklar çok azaldı. Açıklara gitmiyor onun zehiri, ama sahillerde olan ufak tefek balıklara etkisi çok fazla. Mesela Tuna Nehri. Orta Avrupa'nın bütün pisliği Tuna ile Karadeniz'e dökülüyor.
HACER- Bu benim ilk tekne yolculuğum. Çok güzel bir şeymiş böyle. Yunuslarla arkadaş olmak isterdim.
SAİM REİS- Yunus her zaman olmaz… hey gidi, bu sahiller 50 metre derinliğinde kumsaldı. Yunus baluklari burada döküldüğü zaman, deniz kenarları sırf baluk dolardi. Buradan taa ileriye kadar.
SELAMİ- Ölü olarak karaya vuran yunusları da kullanır mıydınız?
SAİM REİS- Tabi, kokmuş olsa bile yine yağından istifade edilirdi.
SELAMİ- Hanımı gebe olanlara yunus kestirmezlermiş.
SAİM REİS- Evet, çocuğu sakat olur diye. Öyle bir adet vardı. Öyle bir şey olmaz, ama öyle tatbik ederlerdi.
ELİF- Rusya'ya buradan avcılığa gitmişler diye duyduk.
SAİM REİS- Bizimkiler balığın yağını Ruslar'a satıyordu. Sonra Ruslar heves ettiler. Yunus ağlarından aldılar. Bizden de reisler aldılar, bizim reisler onlara öğrettiler; nasıl çevrilecek, nasıl sarılacak, nasıl avlanacak. Ruslar bu mesleği biraz yaptılar. Sonra onlara fırtına vurdu, ağları ile birlikte hep boğuldular. Beceremediler bu işi. Ondan sonra da bıraktılar.
SELAMİ- Şöyle bir şey duyduk biz: Ruslar'ın denizinde yunus balığı çok üremiş ve onları avlayın diye buradan avcılar çağırmışlar.
SAİM REİS- Yok. O dediğin Yunanistan. Onların tirol ağları var, tirol ağını yunuslar yiyordu. İnce balık giri-yor ya tirolün içine, Afala dediğimiz büyük yunus da ağa dalıp koparır. O yüzden buradan yardımcı istediler. Burayı da biliyorlardı, yunus avcısıdır diye. 5-6 tane adam aldılar buradan, orada avcılık yaptılar.
ELİF- Bir çok kez ava çıktınız. Denizdeki yunusları gördüğünüzde sadece bir av hayvanı olarak mı görüyordunuz onları?
SAİM REİS- Balık sürü halinde; 100, 300, 500 koyun, davar gibi. Atlaya atlaya gidiyor, zevk veriyor insana... Ama tabii ki avcılığın acıklı tarafları da vardır, garip tarafları da vardır. Hayvanı öldürüyorsun...

Yoksulluğun hüküm sürdüğü dönemlerde bu “garip ve acıklı meslek” tek geçim kapısı olmuş yöre insanının. İnsanı dost olarak gören sevimli yunuslara içleri kan ağlayarak ihanet etmişler. Tekneler dolusu göz yaşı karışmış karadenizin sularına; yunusların ve balıkçıların gözlerinden.
Kıyıya yanaşıyoruz ve ömürlerini teknelerde geçirmiş denizin bu yaşlı adamlarına veda ediyoruz. Çok istediğimiz halde yunus göremeden bitti gezintimiz, ama Seçkin Reis söz veriyor bize “istediğiniz zaman gelin, teknem sizindir” diyor. Yunusların denizde görünmeye başladığı bahar aylarında tekrar görüşmek üzere karaya çıkı-yoruz. Balıkçılar, hamsi yemeye davet ediyor bizi. Hayatımızın en lezzetli ızgara hamsisini yedikten sonra doğuştan denizci olan bu insanların memleketinden ayrılıyoruz.