Duyuru

Kapat
Henüz duyuru yok.

Kıyı Balıkçısı açlık sınırına dayandı

Kapat
X
 
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
Yeni mesaj

  • Kıyı Balıkçısı açlık sınırına dayandı


    On yıllardan bu yana sermaye sürekli bir krizin içinde. Biliyoruz. Krizden çıkmak için sırtını hükümet dağına dayamıþ, doğayı da sömürü alanlarına katmıþ ilerlemekte. Yaþıyoruz. Çünkü biz tüm canlılara alenen yaþatıyorlar.
    Yalnız sermaye ilerken yakıp, yıkıp yok ederek yol almakta. Sermayenin geldiği nokta üzerinde yaþadığımız dünyada yaþamı mümkün kılan ortak varlıkların imhasıyla kendini var etme biçimine bürünmüþ durumda. Dünyamız yaþanılmaz kılınmakta. Bu olumsuz gidiþattan denizlerimiz, denizde yaþayan canlılar ve deniz ürünlerini avlayarak geçimini sağlayan balıkçılarımız da nasibini almaktadır. Balıkçıların yaþadıklarını, onlara yaþatılanları, yaþadıkları bu girdaptan çıkmak için neler yapmaya çalıþtıklarını anlamak için kıyı balıkçılığının bilgelerinden Müfit Çıkrıkçıoğlu ile konuyu sizler için konuþtuk. Buyurun keyifli okumalar.


    Öncelikle röportajı kabul ettiğin için teþekkür ederim. Biraz kendini tanıtır mısın?

    Ben Müfit Çıkrıkçıoğlumufit Yaklaþık 35 yıldır balıkçılık yapıyorum. Genelde kıyı balıkçılığı. Onun dıþında gemici olarak çalıþmıþlığım da var. Dernek ve kooperatiflerde yönetim kurullarında oldum, baþkanlık yaptım.

    Hangilerinde?

    Bakırköy Su Ürünleri Kooperatifinin kuruculuğunu ve baþkanlığını yaptım. Marmara Balıkçı Dernekleri Federasyonunda 2. baþkanlık yaptım. Bakırköy Balıkçılar Derneğinde yönetim kurulu üyeliği yaptım. İstanbul Birlikte yönetim kurulu üyeliği, gibi.

    Tarım bizde yanlıþ tarif edilir aslında. Dağdaki arı, denizdeki balık arasındaki tüm canlılar tarım diye ifade edilir. Dünyanın birçok yerinde böyledir. Tarımda ciddi bir çöküþ olduğunu biliyoruz. Bu durum, þirket tarımcılığının aile tarımcılığını ortadan kaldırması þeklinde gerçekleþiyor. Bütün dünyada bu süreç hükümetler desteği/politikalarıyla ile gerçekleþiyor. Peki, balıkçılıkta bu sistem nasıl iþliyor, anlatabilir misiniz?

    Aslında pek farkı yok. Şu an daha da hazinleþti. Aynı bakanlığa bağlıyız çiftçilerle. Bakanlık da, çiftçiler de olduğu gibi kıyı balıkçılarının yanında değil, þirketlerin yanında Bu deniz için de böyle. Tam istatistiğini hatırlamıyorum Denizler için, %10 civarında endüstriyel, %90 civarında kıyı balıkçılığı yapıldığı söylenir. Bu veriye katılmıyorum. Bunu ifade etmek için önce endüstriyelin ne olduğunu tanımlamak gerekiyor. Endüstriyel yalnızca bir tekneye sahip olmak üzerinden tanımlanamaz. Bu kiþilerin aynı zamanda yem yetiþtiren fabrikaları, çiftlikleri var. Bunun yanında, imtiyaz kotasına sahipler. Bunun oranı kabaca söylemek gerekirse %3 civarındadır. Yani Türkiyede bu açıdan endüstriyel balıkçılığın oranı %3 civarındadır. Geri kalan %7, bu %3 endüstriyele hizmet sektörü olarak yardımcı olan bir kesimdir, tekne sahipleridir. Geri kalan %90 ise kıyı balıkçılığı yapmaktadır.

    Kıyı balıkçısı, belirli olta ve ağlar kullanarak, ekolojik dengeyi gözeterek avlanan, uzatma yapan, dibi tahrip etmeden avlanan, yöresel, 5-10 deniz mili mesafenin ötesine çıkmayan bir tarz balıkçılık yapar. Burada da doğal olarak, 50 metrelik endüstriyel bir tekne ile 7 metrelik bir sandal arasında, av oranları açısından bir rekabet ortaya çıkıyor. Son çıkan düzenlemelere dair itirazımız da bu noktada. Şirketleþen endüstriyelin talepleri kabul edildi. 24 metrelik derinlik kararı vardı. O sabit kaldı. Ama çok medyatik de bir örnek oldu mesela, -lüferin boyu ve diğer balıklar için de geçerli- þirketlerin talebi doğrultusunda değiþti. Avlanma boyu ufaldı. Buna karþın, ne kota, ne balık stokları, ne de rezervler hiç araþtırılmadı, incelenmedi.

    Bu durum kıyı balıkçısını her gün daha fazla sıkıntıya sokuyor. Dediğim gibi mevcut rekabet, örneğin biri 100 ton tutarken diğeri 100 tane tutabiliyor ve pazar aynı, fiyatlar aynı. Bu açıdan, kıyı balıkçısı bugün çiftçi ile aynı konumdadır ve her gün daha kötüye gittiği söylenebilir.

    Bunu nerden anlıyoruz derseniz, teknelerin ruhsatları var tarımda, Çiftçi Kayıt Sistemi (ÇKS) kayıtları vardır. Biz bunu yeþil ruhsat olarak ifade ederiz, tekne plakalarıdır. Bu plakalar balıkçıların elinde çıkıp amatörlerin eline geçiyor. Bu önemli bir veri, gösterge.

    Bir baþka konu da mevzuat konusu. Bizim bağlı olduğumuz mevzuat daha karıþık. Karmaþa içerisinde. Şöyle ki; balıkçılık tarım bakanlığına tabii, sirküler ve tebliğlerle yönetiliyor, ama teknesi dolayısıyla ulaþtırma+kooperatifi vasıtasıyla iç iþleri, koop yapılarından dolayı çevrecilik bakanlığı ile iliþkilendirilmiþ bir durumda. Bir bakıma kimin eli kimin cebinde belli değil balıkçılık konusunda.

    Bu %3lük dilime geldiğimizde, bahsettiğin yüzen fabrikalar ile balığın iliþkisini biraz açar mısın?

    Bizim denizlerimizde özellikle göç eden balıklar ağırlıktadır. Esas gürültünün koptuğu balıklar, örneğin orkinostur; onu bir kotayla, iktidarlar, endüstriyele devretti zaten. Kıyı balıkçısı bugün orkinostan hiç bir þekilde faydalanamıyor. Geriye kalıyor, Türkiyede oran olarak bütün balıkların çok çok üstünde olan hamsi balığı. Bir de çaça balığı var, ama o çok büyük oranlarda değil, Samsun bölgesinde olur

    Yıllık 500-600 bin ton hamsi balığı çıkar. Bunu esasında insanların gıda ihtiyacına yönelik sunmak varken, fabrikalar kuruyorlar, çok sınırlı bir mevsimde çok fazla av yapıyorlar ve bunları fabrikaya veriyorlar. Oradan çiftlik balıkçılığı yapan çiftçilere, yem amaçlı satılıyor, öyle kullanılıyor. 7 kilo balıktan 1 kilo yem veya 1 kilo çiftlik balığı üretildiği düþünülürse, endüstriyelin buradaki konumu hem pazarda, hem av-rekabeti alanında, hem de kıyı balıkçılarına uyguladığı baskıda belli oluyor.

    Burada 2 temel sakınca var. Birincisi, ekolojik yöntemlerle yapılan avcılık, hayvan yemine dönüþtürülüyor. İkincisi, göç yapan büyük balıkların yem olarak kullandıkları hamsi ve çaça gibi balıkların bu þekilde avlanması, bu büyük balıkların üremesini, büyümesini engelliyor. Bu, hem kıyı balıkçısı için, hem de ekolojik denge için büyük bir zarardır.

    Biraz açabilir misin? Bunlar destekleniyor mu peki?

    Evet! Hayvancıl protein ile tarımsal proteini karıþtırıyorlar. Soya da kullanıyorlar. Yetiþtirdikleri balıklar daha çok etçil balıklar, levrek vb. Bunların elbette ki protein ihtiyacı var; ama bu protein ihtiyacını, denizdeki proteini yok ederek sağlamak doğru bir yaklaþım değil. Dolayısıyla denizdeki yemin azalması, buna bağlı olan diğer türlerin de azalması anlamına geliyor. Bu da hem ekolojik dengeyi bozuyor, hem de kıyı balıkçısının tutabileceği balığın değerini, kapasitesini, miktarını azaltıyor. Stoklara zarar veriyor. Zaten örneği de çok açıktır. Abazya ve Gürcistana kadar hamsi tutmaya giden imtiyazlı gemiler yaratıldı. Çünkü bu Türkiyedeki bu pazardan kaynaklanıyor.

    Peki, kıyı balıkçıları örgütleniyor mu? Endüstriyel balıkçılar örgütleniyor mu? Evet ise, bu örgütlerin talepleri nelerdir? Çatıþma noktaları nelerdir?
    Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.  Resmin ismi:  mufit-300x166.jpg Görüntüleme: 1 Büyüklüğü:  11,3 KB

    Normalde, 80lerin sonlarına kadar kıyı balıkçılarının genel olarak dernekleri vardı. Dernekler vasıtasıla kendilerini ifade ediyorlardı. Bunlar da genelde amatör bazlıydı. Adnan Kahveci idaresinde, 80lerden sonra, Özal döneminde, kooperatifçilik, kooperatifleþme baþladı. Fakat onda da, kıyı balıkçılarından çok endüstriyellerin kooperatifleþtiği söylenebilir. Sonrasında birlikler kuruldu. Kooperatifler de bu birliklere bağlandı. En sonunda SÜRKOP adında, birliklerin bağlı olduğu üst kurum oluþturuldu. Birlikler içerisinde kooperatifler de bulunuyordu ki, 2004 yılına kadar genel olarak bu birlikler içerisinde endüstriyellerin kooperatiflerinin hakim olduğu söylenebilir. Yönetim kurullarında, SÜRKOPun oluþumunda vs. Sonra, kooperatifler yaygınlaþtı, ancak balıkçılık gitti ve bittiği için, kooperatiflerin temel iþlevi barınaklara sahip olabilmek olarak kaldı. Kooperatifler, barınak iþleten marinacılığa dönüþtü. Kendi değnekçilerini üretti. Balığın azlığı ve ruhsatların amatörlerin eline geçmesi.

    Dolayısıyla bu kooperatiflerde balıkçılığın dıþında da faaliyetler yapanlar bulunmakta. Dolayısıyla, balıkçılığı savunabilir durumda değiller. Keza, SÜRKOP, bakanlığın kendisine orkinos kotası üzerinden tesis ettiği bir gelirle hayatını idame ettirdiği için, doğal olarak bakanlığa bağlı. Aldıkları kararlar þirketler ve endüstriyel lehine olmakta. Bilim insanlarının, örneğin lüferde görülen örnek, 24 cmi 18 cme düþürdüklerinde, biz artık bilim insanlarının da kaale alınmadığını görüyoruz. Dolayısıyla, Türkiyedeki balıkçılık politikaları bilimsellikten uzak, balıkçı örgütleri de bakanlığa maddi olarak bağlıdır.

    Kıyı balıkçılarına gelecek olursak?

    Kıyı balıkçıları kendilerini kooperatiflerde örgütlü sanıyor aslında ama anlattığım nedenlerden dolayı buna bir örgütlülük demenin mümkünatı yok. Bunlar, bürokrata ve bakanlığa direk bağlı. Kooperatiflerin üst birliğinin geliri bakanlık tarafından sağlandığı için, asla bağımsız değiller. Bununla ilgili çabalar oldu, dernekler kurmaya çalıþtık. Ancak orada da sesimizi bastırdılar. Gerek kooperatiflerin gerekse endüstriyele bağlı olan baþka kurumların baskısı ile bu çalıþmalar susturulmaya çalıþılıyor.

    Bizim tabi internette de çeþitli örgütlenme giriþimlerimiz mevcut; forumlar ve platformlar var; internet üzerinden haberleþtiğimiz. Kıyı balıkçılarının dertlerini açığa çıkarmayı, taleplerini ifade etmeyi istiyoruz.

    Peki, bir de balık avlanmada çalıþan iþçiler var. Bunların durumu nedir? Sosyal güvenlikleri var mı, sendikaları var mı? Çalıþma saatleri düzenli mi, saat aralıkları belirli mi?

    2008 yılına kadar bunların hiç birisi yoktu. 2008 yılında devlet, bu balıkçılıkta çalıþanları, geçici tarım iþçisi statüsü üzerinden Bağ-Kurlu yaptı. Faydası oldu mu, olmadı mı bilmiyorum. O konuyla ilgili benim de kendi kiþisel giriþimlerim var, pek kabul görmedi. Bunu geriye yönelik de uygulamak gerekirdi, 1996 yılından itibaren uygulansın dedik. Bunu netleþtiremedik kabul görmedi. SÜRKOP Asla yaklaþmadı. Kooperatifler de ilgi göstermedi. Dolayısıyla 2008 yılı itibariyle kıyı balıkçısı geçici tarım iþçisi statüsünde çalıþmaktadır.

    Büyük gemilerde ise, tayfanın yanında özellikle kalifiye eleman olması gerekiyor. Tayfayı değil ama birçok kalifiye elemanı SSKlandırdılar. Tayfalarda yine geçici tarım iþçisi statüsü olarak gösteriliyor. Ancak çalıþma koþulları vb. hakkında yapılmıþ bir tespit söz konusu değil.

    Son dönemde bu kültür balıkçılığı çok türedi; denizlerde adeta fabrikalar kurulmaya baþlandı. Bu konuyu ekonomik ve ekolojik yönden, kıyı balıkçılığı açısından; hatta, halkın denize girebilme hakkı bağlamını da göz önüne alarak değerlendirebilir misiniz?

    Bu tarz balıkçılık sistemlerini ben denizdeki tarlalar olarak görüyorum. Buralarda, öncelikle, hangi balıklar yetiþtiriliyor, bu çok önemli. Bildiğimiz kadarıyla, bazı bölgelerde midye çiftlikleri var. Buna karþı değiliz, ekolojik anlamda da değiliz. Sağlık açısından bilemeyiz tabii. Ama esas olan, midyenin denizi temizlediği varsayımıyla hareket ediyoruz. Bir diğer çiftlikler, çupra ve levrek çiftlikleri. Bunlar çok büyük alan kaplıyor ve özellikle ege bölgesinde mevcut. Daha önce de söylediğim gibi, büyük balıkların yemi olan çaçayı ve hamsi balığını, GDOlu soya ile beraber karıþtırarak fabrikalarda, balık yemi yapıyorlar.

    Burada, denizden çekilen hamsinin bu þekilde kullanılmasına karþıyız. Bu bir. Denizi kirletiyorlar bu iki. Sağlıklı bir üretim yapıldığını düþünmüyoruz, bu üç. Denizde belli alanları, özellikle de kıyı balıkçılarının avlandığı alanları daraltıp bu alana balıkçıları topladıklarından, kıyı balıkçısının alanı son derece daralmaktadır. Bunun dıþında, kıyı balıkçısının avladığı levrek ve çuprayı bu tarz tesislerin deniz balığı adı altında üretip satması, kıyı balıkçıların satıþ kapasitesini de daraltmaktadır. Ege bölgesinde çevreciler, özellikle deniz kirletiliyor diye karþı çıkmaktaydı, ama bu görmezden gelindi.

    Bir diğer çiftlikçilik de orkinos çiftlikçiliği Akdenizde þu an için 3500 tonluk bir kapasite mevcut. Şu aþamada. Bunu, çiftliklerin havuzlarında besleyip büyüterek ihraç ediyoruz. Bunun kıyı balıkçısına hiç bir faydası yok; kıyı balıkçısının kotası elinden alınıyor. Ne bir fona ne de pazara aktarılıyor, direk ihraç ediliyor. Endüstriyeller de burada ciddi anlamda çalıþıyor. Devlete de bir hesap verdiklerini düþünmüyoruz.

    Bence çiftlik anlamında en büyük sorun, kamuoyunun da bilmediği bu orkinos çiftlikleridir. Orkinos çiftliklerine ne tür imtiyazlar tanınıyor bilmiyoruz, ama yem adı altında ithalat hakları mevcut; teþvikler var vs. ama kıyı balıkçısının hiç bir þeyi yok! Ne teþvik, ne kredi, ne avans, ne zarar telafisi, ne belli bölgelere konulan yasaklardan doğan zararların telafi edilmesi Dolayısıyla, kıyı balıkçıları olarak çiftliklere sıcak bakmıyoruz.

    Peki, kültür balıkçılığı ile deniz balıkçılığı arasında, mesela besin değeri açısından nasıl bir fark var? Denizlerin kirlenmesinden kaynaklı olarak, balıkta dikkat edilmesi gereken konular nedir? Gölet balıkçılığı ve dere balıkçılığı alabalık tesisi gibi- bu konularda ne düþünüyorsun?

    Çiftlik balığı daha güzel, daha lezzetli ve daha besleyici olsa idi, çiftlik balığı deniz balığı diye satılmazdı. Bu önemli bir gösterge. Yoksa neden deniz levreği, deniz çuprası diye yazılsın, değil mi? Demek ki arada bir fark var ve bunu tüketici biliyor. Çok kısa zamanda kilo alıp büyümesi gereken bir balık olması hesabiyle, bu balıklara ne veriliyor tabi bilemiyoruz tam olarak. Ne tür kimyasallar veriliyor ya da veriliyor mu?! Tavukta birçok hikâye duyuyoruz ama balıkta henüz denk gelmedik.

    Tatlı su balıkları genelde otçul türlerdir. Bunlarda en çok sazan üretimi yapılıyor. Onun için denizden balık alıp yem yapılmaz. Alabalık ise etçil bir türdür; onun yemi de büyük olasılıkla alabalığınkine benzer bir þekilde yapılır. Denizlere zarar veren, hamsiyi ve çaçayı kullanan, deniz ekolojisine zarar veren bir tür. Bunda da aynı durum var. Dağda dereden tutulmuþ alabalıkla çiftlik alabalığı aynı þey değildir. Beslenmesi hazır yemdir. Sazan otçul bir hayvan olduğu için, otçul beslenir, onda bir sıkıntı yok. Onu mısır ya da soya ile besleyebilirsiniz. Ancak alabalık etçil bir türdür, o yüzden hayvansal gıdaya ihtiyaç duyar. Aynı süreç bu açıdan alabalıkta da geçerlidir.

    Eklemek istediğiniz bir þey var mı?

    Kıyı balıkçısı çok ezildiğinden dolayı açlık sınırına dayandı. Misina yasağı öncesinde rekabet ortamı daha adil görünmekteydi. Ancak bu yasakla birlikte kıyı balıkçısına cezalar kesildi, av araçları imha edildi, çeþitli yaptırımlar ve kotalar sonucunda, son 4 yılı çok kötü geçirdi. Gelirin düþmesi vb. sonucu, balıkçı teknelerinin bir çoğu gerçek balıkçıların elinden çıktı, imkân sahibi amatörlerin eline geçti. Kıyı balıkçısı da kendi sattığı teknede taya gibi çalıþmakta. Çeþitli örgütlenme giriþimleri olsa da pek seslerini çıkaramıyorlar. Bu örgütler de aslında dolaylı olarak birbirine bağlı. Dediğim gibi, örneğin SÜRKOP Türkiyede endüstriyelin temsilcisi. Onda da, endüstriyelle aynı yapıda olmaktan kaynaklı bir olumsuzluk söz konusu. Bunun yanında, endüstriyel sistem birlikler kurarak, kıyı balıkçısını da içine almayarak örgütlendi. Yani burada savaþ, kırsaldaki tarım savaþına benzedi. Çiftçiler, ziraat odaları, birlikler, kooperatifler yanında, endüstriyel bunların içerisinde olduğu için, ayrı örgütlendi. Oysa endüstriyelin ekonomik durumları da bir kıyı balıkçısına nazaran çok daha iyi olduğundan, her yere gidip her yerde konuþtular. Siyasileri etkileme, onlarla görüþme ve lobi yapma, baskı yapma gibi imkânları da mevcut. Bu açıdan küçük çiftçi ile kıyı balıkçısının durumu birbirine çok benzer gitmektedir.

    Burada tek bir farktan söz edilebilir. Küçük çiftçi, en sonunda baskılara, faizlere, borçlara vs. dayanamayarak kendi tarlasını satabiliyor. Ancak balıkçılar, bu denizler halkındır diyerek bir uğraþ veriyor ve en sonunda ne yapacak? Bu denizleri kime hibe edecekleri onu bilmiyoruz. Bunu beraber yaþayıp göreceğiz.

    Son olarak þunu diyebilir miyiz Küçük balıkçılar, kıyı balıkçıları da küçük çiftçiler gibi gıda bağımsızlığını kaybediyor ve ortadan kaldırılıyor. Ve burada da, küçük aile çiftçiliğinde olduğu gibi, yalnızlar. Birçok yöneten kuruma eriþemiyorlar. Haklarını savunma ve dile getirme konusunda zayıf ve yetersizler. Bundan dolayı, tekrar, gıdanın egemenliğini ele geçirmek için bir ittifak arayıþınız var mı? Kimleri bu konuda yanınızda ittifak olarak görmek istersiniz?

    Kesinlikle tüketiciler! Çünkü en sağlıklı gıdaya kıyı balıkçısı yoluyla eriþebilecek. Balıkta çok hızlı bozulma olabiliyor. Oysa balıkçı kendi balığını hızlı bir þekilde kooperatifte pazarlayabilse, tüketiciye doğrudan ulaþtırabilse hem balıkçı daha çok kazanacak, hem de tüketici daha sağlıklı besine sahip olacak. İkincisi, tüketicilerin boy yasağını dikkate almaları, limit altı kısa balıkları satın almamaları gerekiyor. Bununla ilgili çeþitli STKlar ile çalıþmalarımız oldu. Bir ara Greenpeace ciddi destek vermiþti, þu an aktif olmasa da. Slowfood da ciddi bir ilgi duyuyor. Bunun dıþında, medyadan sürekli ilgilenen bazı yazarlara sürekli bilgi veriyoruz. Bu mesele ama yine de tüketiciyle çözülecek. Bu açıdan tüketici kooperatiflerinin de artması gerektiğini düþünüyorum. Tüketicinin sağlıklı gıdaya ulaþmasının en güvenilir yolu bu.
    Konu aFaLa; Tarafından 30.09.16, 23:04 değiştirilmiştir...
    BüleNt
    İSTANBUL

Hazırlanıyor...
X